Kisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Ağustos 29, 2016

Farklı Bir Moda Bloggeri Leandra Medine

Catherine Baba, Ece Sukan gibi favori trendsetterlerimden birisi olan Leandra Medinekadın modası erkekleri kovuyor fikri ile erkek kovucu anlamına gelen Man Repeller blogunun sahibi. Kendisini pek beğenmek ve takip etmekle beraber onun hakkında yazma kararı verdikten sonra araştırırken öğrendiğim Türkiye Yahudisi bir baba ile İran Yahudisi bir annenin Amerikalı kızı olması biraz daha ilgimi çekmesini sağladı. Nihayetinde zaman zaman kullandığı oryantal detaylarda Orta Doğulu olmasının katkısı olabilir. 

30 Under 30 Listesinin Tek Blogger'i

Ona yalnızca moda blogger'i demek; büyük haksızlık olur aslında. O bir trendsetter. Güzel kız kontenjanından ya da en kötüsü fotojenik kız kontenjanından moda blogger olan kadınlar gibi değil Leandra Medine. Öyle ki 2012 yılında Forbes dergisinin 30 under 30 listesinin (30 yaşın altındaki 30 etkili kişi) Art&Style kategorisinde yer alan tek blogger. 

Moda Dünyasında Farklı Bir Blogger

Para harcamanın ve harcatmanın moda bloggeri olmanın birinci koşulu gibi davranan bloggerlerin aksine aynı blazer ceketi tekrar tekrar giyerek nefis kombinler yapabiliyor.




Fotoğraflarda güzel görünmek  gibi bir kaygısı yok. Aksine eğlenceli ve sıra dışı. Tarzı genel olarak maskulen parçaları feminenleştirmesi olarak tanımlansa da, benim asıl dikkatimi çeken kuralları bilip yıkması; olmazların hep olurunu bulması. Denim üzerine denim olmaz, iki farklı desen kullanılmaz, şık bir tayyörün altına terlik giyilmez, gibi "Asla yapmam" dediğiniz her şeyi birkaç sene içinde yapmaya başladığınızı hatırlayın. Ve pantolon üzerine etek fikrine şimdiden alışın:



Blogun Arkasındaki Gazetecilik Eğitim

"Bu sene bu moda" gibi klişe moda cümlelerinin ötesinde iyi bir anlatımı ve detayları çıkaran gözlem gücü var. Bu özelliğini gazetecilik okumuş olmasına bağlıyorum elbette. Blogunun dışında Man Repeller: Seeking Love Finding Overalls kitabının da yazarı. Kitabı hakkında yapılan yorumlara göre, aynı dönemde çıkan diğer moda kitaplarına göre anlatım ve içeriği oldukça güçlü.

Olmazların olurunu seven Utku;

Leandra Medine'nin blogu Man Repeller için tıklayın.  
Man Repeller Youtube kanalı için tıklayın.




1 Yorum

Pazartesi, Haziran 13, 2016

Avusturalyalı Bir Parizyen: Catherine Baba

Avusturalyalı Bir Parizyen: Catherine Baba

Catherine Baba. O bir Parizyen. Avusturalyalı ancak Paris'e aşık. Ee, tabi Paris de ona. "Kolumda onlar olmadan evden çıkarsam çıplakmışım gibi hissederim." diyecek kadar stiline bağlı. 

İlham Verici İkonik Bir Stil

İlham verici ikonik stili ile moda devlerine danışmanlık verdiği gibi, moda haftalarında dikkatleri üzerine çekiyor. Modaya yön veriyor, ama bir moda figürü değil. Dün vardı, bugün var, yarın da olacak. Onun bir yaşı yok. Kendisi, stili gibi zamansız. Her ne kadar stilini 1920'ler olarak tanımlasa da; stili 1920'lerden ışınlanmış ancak 2010'lara evrilmiş. 

Şehir, Stil ve Bisiklet

Stilini ayakkabı, bilezik, etek ile sınırlamak büyük haksızlık olur. Kürk mantolar, stiletto ayakkabılar, turbanlar, eşarplar, büyük retro gözlükler ve tabi ki bisikleti onun değişmez parçaları. 


Stil tam o olarak bu değil mi: Yalnızca saç, makyaj, kıyafetle değil; yaşamınla da bütünlüğü oluşturabilmek.
21. yüzyılın en iyi tarifini belki de o yaptı: Konuşkan verimsizlik(Burada)

Catherine Baba'yı takip etmek için: 

J'adore;
Utku



Yorum Yok

Pazartesi, Haziran 06, 2016

Bugün Anarşizm, Yarın Kahramanlık

Kerimoğlu Zeybeği Hikayesi

***Türkünün hikayesini türkünün eşiliğinde okuyunuz. Elbette Tolga Çandar'ın sesinden.***

Osmanlının son zamanlarında, 1800'lü yılların sonunda, Muğla'nın Pisi (şimdilerde Yeşilyurt) köyünde abisi Kerimoğlu Hüseyin Efe ve anneleri Hatice ile yaşayan Kerimoğlu Eyüp Efe hikayesidir: Abisi Kerimoğlu Hüseyin Efe, Osmanlı'nın tekelde tuttuğu tütün işine karşı çıktığı ve tütününü Osmanlı'nın zorunlu tuttuğu reji dışında başka bir yere sattığı için muhtarla papaz olur, muhtar her fırsatta aileyi taciz eder.
Ressam Mustafa Ali Kasap'tan
Günlerden bir gün düğün yerinde muhtar İzzet Aga ile  Kerimoğlu Eyüp Efe arasında oyuna kalkma kavgası çıkar. Derler ki, düğün yerinde köyün ileri gelenlerinden (para babaları) biri oyuna kalktı mı, diğerleri izler, oyunun üzerine oyuna kalkmak karşıdakine saygısızlık olarak görülürmüş. Malum Kerimoğlu Eyüp Efe, oyuna davetsiz kalkar ve muhtarın müdahalesi ile karşılaşır. Muhtar İzzet Aga'nın ters çıkışı, yılların tacizi ile birleşir ve sonunda kavga başlar. Silahlar çekilir, Kerimoğlu Eyüp Efe muhtar İzzet Aga'yı yaralar ve düğün yerinden kaçmak zorunda kalır. Yolda yakalanır, feci şekilde dövülür. Kerimoğlu Eyüp Efe'nin annesi oğlunu sırtlanarak eve getirir. Bu kez de muhtar İzzet Aga zaptiyeye haber vermiştir. Zaptiye evde sıkıştırır, çıkan çatışmada Kerimoğlu Eyüp Efe zaptiyelerden birini öldürür. Artık dağa çıkmaktan başka çaresi kalmaz.
Zaptiyeler kendilerinin başa çıkamayacağını anlayınca, Kör Arap namlı İsmail Aga'dan yardım ister. İsmail Aga, Kerimoğlu Eyüp Efe'nin yerini öğrenir ve uykuda katleder.

Bugün Anarşizm, Yarın Kahramanlık

Neredeyse tüm Ege türkülerinde olduğu gibi, gözü pek ve herkesçe sevilen genç, zalimin zulmüne, baskısına yenilmiştir. Kulağa savaş kahramanlığı gibi gelen türkü, basbayağı anarşist bir garibin (ya da yiğidin) hikayesidir. Sisteme, tekele karşı çıkan, yine bu sistemin yıllarca tacizine uğrayan kahramanımız gençliğinin ateşiyle fevri davranır ve sonunda genç yaşında kahramanlığı ile türkülere konu olur. 

Zalim Hep Zalim, Yiğit Hep Yiğit

Ressam Mustafa Ali Kasap'tan
150 yıl önce tekele karşı çıktığı için bedel ödeyen Egeliye türkü yakıldı ve biz hala dinliyoruz. 150 yıl sonra da bugünlerde Karadeniz'de, Akdeniz'de, Güneydoğu'da düşen yiğitlere yakılan türküler dinlenecek. Türküler yalan söylemez.
Dik başlı efem, dizlerimizi yere vura vura seni anıyoruz.
***
"Oyna len de Kör Arabım, sen oyna
Senden başka yiğit kalmadı"

Senden başka yiğit kalmadı de'mi Kör Arap! Hala insafsızsın. Hala zalimsin. 
***
Yazıyı yazarken türküyü loopa aldığı için koşarak Salihli'ye gitmek isteyen Utku
Yorum Yok

Salı, Mart 08, 2016

Dünya Emekçi Kadınlar Günümüz Kutlu Olsun

Tarihin İlk Yazılımcısı Ada Lovelace

Tarihin ilk yazılımcısının bir kadın olduğunu biliyor musunuz?: Ada Lovelace 
Ada Lovelace
Ada Lovelace
Lovelace kontesi olan Ada Lovelace; güzel görünen, zor bir aile hayatının içinde kendisini programlamada bulur.
Charles Babage'nin analitik makinesi üzerinde çalışmalar yapar, programlamanın ilk adımlarını atar. Döngü ve rutin kavramlarını ilk kez kendisi kullanır. 1970 yılında Ada isimli programlama dili kendisine ithafen yazılır. 
7 Ekim, her yıl Ada Lovelace Günü olarak kutlanır, kendisi bu sayede anılır.
1997'de Conceiving Ada filminde Tilda Swinton tarafından canlandırılırır. 
Kendisi ilk kadın yazılımcı değil; İLK YAZILIMCIdır. 

Tüm Dünya Meseleleri İnsan İşidir

Kadın cinayetleri, tecavüzler, tacizler varken güzel, zengin, yazılımcı bir kadından bahsederek Dünya Emekçi Kadınlar Gününü kutlamak neyin nesi? İşin temeli. Ortamlarda kadın meselelerinden bahsederken, çok entelektüel olan abiler, mesele işe gelince, "Evlenir, hamile kalır, çalışamaz." demeye başlıyor. Doğumun bir mucize olduğunun farkındayız. Ancak bu durumu kötüye kullanmak, kadını baskılamak, takdir eder (takdir etmek de neyse!) görünüp psikolojik tacizde bulunmak kabul edilemez.
Yazılım zeka işidir, bu yüzden erkek işidir. 
Yazılımcı uyumaz, bu yüzden erkek işidir. 
Yazılımcının mesai saati ve lokasyonu yoktur, bu yüzden erkek işidir. 
Tüm bu fikirlere inat, yazılım insan işidir. Diğer tüm dünya meseleleri gibi. 

Ada Lovelace hakkında: https://tr.wikipedia.org/wiki/Ada_Lovelace

Küçük not: Yazılım sektöründe, %53ü kadın personel olan bir firmada çalışıyorum. Başarımızın %53'ü kadınların sayesinde. Yaşasın kadın yazılımcılar!

Emekçi Utku
2 Yorum

Pazartesi, Haziran 29, 2015

Köy Enstitülerinin Son Temsilcilerinden Mehmet Başaran'ı Kaybettik

Köy Enstitülerinin Son Temsilcilerinden Mehmet Başaran

Pazar gününe Mehmet Başaran'ın ölüm haberi ile uyandım, sarsıldım. İçime ilk anda anlamadığım bir hüzün oturdu. Tüm gün onu düşünerek geçirdim.
***
Mehmet Başaran

Mehmet Başaran'ın Yaşamı

1926 Lüleburgaz, Ceylanköy doğumlu Mehmet Başaran, çiftçi ailesinin desteği ile Kepirtepe Köy Enstitüsü ve Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünde okur. Öğretmenlik ve sendika kuruculuğu yapar. Çeşitli dergilerde yayınlanan, "Anamın türkülerindeki yanıklığı acaba verebilir miyim?" diyerek yazmaya heveslendiği şiirleri ile ödüller alır.
Kendisi gibi köy enstitülü eğitimci ve yazar olan Hatun Başaran ile hayatını birleştirir. 
Filiz ve Deniz adında iki kızı olur. Filiz Başaran resim sanatını; Deniz Başaran ise ailesi gibi edebiyatı tercih eder, halkın duygularını, acılarını yazmaya gayret eder, ancak dönemin siyasi dalgalarına direnemez ve intihar ile yaşamına son verir. Babası Mehmet Başaran kızının ardından şiirlerini derlediği "Hoşça Kal Dünya"nın yayınlanmasını sağlar:
"Çocukların çocukluklarını, gençlerin gençliklerini yaşayamadığı döneme kafasıyla, yüreğiyle karşı çıktı. Cezaevlerindeki açlık grevleri sürerken onlara katılırcasına 3 Ağustos 1989'da yaşamına son verdi." notunu düşer.

Ayrıca bu toprakların en acılı şiirlerinden birini tarihe işler:
"...
Onarmış gibi duvarlarını kentin
Dayanıklı olsun diye tüm acılara
Tuzladık kaya tuzuyla bedenini
Yuduk kırk bir çeşit ot katılmış sularla
Ve güllerin ve dikenlerin ve kırların acemisi
Kesilmesin diye dar geçitlerde soluğun
En mavi sözcüklerle seslendik sana
'Deniz' dedik öpüp başımıza koduk tuzu ekmeği"


Evlat acısı öyle çok dokunmuş olmalı ki; Hatun Başaran, kızının ardından kansere yenik düşer. Mehmet Başaran eşinin ardından kanserli günlerini "Can Evimde Mor Isırgan" kitabını yazar. 
***

XXVII. Salihli Şiir İkindileri'nde Mehmet Başaran

Mehmet Başaran tüm bunlardan yıllar sonra Ülkü Tamer'in de katıldığı XXVII. Salihli Şiir İkindileri (Bahar 2002) 'nde tanışmıştık kendisiyle. Şiirlerini kendi sesiyle dinlemiştik.
***
Ölüm haberini aldığımda çok üzüldüm. Köy Enstitüleri kültüründen geriye bu kültürden beslenen köy enstitülüler kalmıştı. Ortalama bir insan yaşamının üstünde yaşadığını, benden de çok daha fazla hatırlanacağını düşünürsek üzülmem lüzumsuz biliyorum. Ancak bu ölüm bana köy enstitülerinin iyiden iyiye hayal hatta masal olarak kalacağını hatırlattı. Görmediğimiz, bilmediğimiz, yalnızca sonucunu görerek analiz ettiğimiz bir kültür yok oluyor. Köy enstitüleri gibi (30 yıl devam etmiş, belediye değişince sona ermiş olan) Salihli Şiir İkindileri de geçmişteki bir güzellik olarak kalacak. Ne istediler bu güzelliklerden bilmiyorum. 
Mehmet Başaran başta olmak üzere, tüm güzel köy enstitülüleri ve şiir ikindilerine katılan tüm güzel insanları anıyor ve kendilerine selam gönderiyorum.
Yorum Yok

Salı, Haziran 23, 2015

Gözlerindeki Işık ve Marina Abramovic

Gözlerindeki Işık ve Marina Abramovic

Marina Abramovic, zihnini ve vücudunu materyal olarak kullanan bir performans sanatçısı. Zihni ve fiziki zorlayan performansları, sanat yaşamının önemli yıllarını etkileyen aşkı ve protest tavırlarıyla yeni dönem sanatının belki de en popüler sanatçılarından birisi.
Uzun süredir kendisini ile ilgili yazıları okumamın sonunda, Londra Modern Sanat Müzesi(MoMA) 'nde 2010 yılında sergilediği, yaklaşık 40 yıllık sanat yaşamının kendince en önemli performanslarını kendisinin de içinde olduğunu 30 kişilik bir ekip ile gerçekleştirdiği performans günlerini öncesi ve sonrasıyla anlattığı belgeseli (The Artist Is Present) izlememle saygım bin kat arttı. Belgesel IMDB'den de hatrı sayılır bir puan almış. 40 yıl boyunca nefesimizi keserek yaptığı performansı için önce "öğrencilerini" hazırlıyor, ardından ziyaretçilere performe ediyor. Biz henüz doğmamışken sergilediği çalışmalarına bir daha can vermek fikri çok heyecan verici. Nihayetinde resim, heykel, müzik gibi bir sanat değil performans sanatı. Kayıtları yoksa, orada kalıyor; ancak dilden dile aktarılıyor.
Marina Abramovic
***
Sanat ile zanaatin oldukça karıştığı bir dönemde Marina Abramovic'in sanatı daha çok önemli bir hale geliyor. Bakış açıma göre bir eserin üzerinden yıllar geçse de değerini kaybetmiyor, hatta değer kazanıyorsa sanattır. Marina Abramovic'in 20'li yaşlarındaki performansları hala nefes kesiyor. 
Belgeselde en çok dikkatimi çeken şey ise, çalışmalarını sergilerken ne kadar uçuksa, sokakta o kadar yalın. Dışarda görsek sanatçı der miyiz acaba kendisine? Bizi "Sanatçı dediğin tuhaf saçlar, pantolonlar,vb ile gezer" bilincine mahkum edenler utansın.
Ayrıca sanatının enerjisi ile yaşını hiç göstermiyor, gözlerinin içi hala genç bir kız, hatta çocuk gibi parlıyor.
***
Sanat hayatının ilk yıllarında tanıştığı kendisi gibi performans sanatçısı olan Ulay ile yaşadığı aşkın sanatına yansıması da kaçınılmaz tabi ki.

Birlikte yaptığı çalışmalardan birkaçı:

Breathing In/Breathing Out




AAA AAA





The Other/Rest Energy

***
Ulay ile birlikteliğinden sadece şahane performanslar kalmamış, aynı zamanda ballandıra ballandıra anlatılacak bir aşk hikayesi de çıkmış: Yıllarca birlikte çalışan Marina ve Ulay en büyük performanslarından olan Great Wall (Çin Seddinin bir ucunda Marina, diğer ucunda Ulay yürümeye başlar ve ortada buluşurlar) performansından hemen önce Ulay'ın bir başka kadınla ilişkisi ortaya çıkar, kadının hamile olması nedeniyle ayrılmaya karar verirler. Ancak tüm hazırlıkların yapılması nedeniyle, performans sonunda ayrılmaya karar verirler. Yani Çin Seddinde buluşma, bir kavuşma değil, bir ayrılık olur. "Merhaba-Güle Güle" buluşmasının ardından yıllar sonra Londra'da sergilenen performansta Ulay'ın ziyareti Marina'nın gözlerini aşkla parlatır:


***
Marina Abramovic'in sıradışı performansları aslında bize ayna tutuyor, "Bu tuhaf bulduklarınız var ya, aslında sizin günlük hayattaki davranışlarınız" diyor.
1995'te İstanbul Bineali'nde katılmış olsa da; gönül ister ki, İstanbul'a bir daha gelse, Londralılara sergilediği performanslarının bir kısmını İstanbullulara sergilese, sanatı yaşasak.

Yorum Yok

Pazartesi, Mart 09, 2015

Yeni Eğlencem: Chaby Han Nasıl Türkleşti?

Yeni Eğlencem: Chaby Han Nasıl Türkleşti?

Yenilmiş bir “Galatasaray taraftarı” olarak yüksek hislerde olduğum şu Pazar gününü, maçı unutarak nasıl geçirebilirim, diye düşündüm ve kendimi 2xUmut’un youtube videoları ile buldum. Yabancıların önce Türk marka bisküvilerini yerken oluşturdukları foodpornlarında, sonra cayır cayır yakan rakı shotlarında, en son da İstanbul’un muhtelif semt lezzetlerinde (Pando’nun kaymakları, Vefa Bozacısı’nın bozaları,vs) kaybolduktan sonra; uzun süreden sonra ilk kez bu kadar zevkle videolarını izlediğim bir fenomenle tanıştım: 

Chaby Han

Chaby, 8 yıldır Türkiye’de yaşaması nedeniyle, tepki gösterirken bile Türkçe küfür ediyor, Yüzyüzeyken Konuşuruz dinliyor, Leyla ile Mecnun izliyor; bizden tek farkı Korece konuşuyor olması. (Çekik gözlü olması fark değil, benim ailem de çekik gözlü)
Chaby Han
Chaby Han

Henüz birkaç haftadır youtube’a video yüklemesi nedeniyle yavaş yavaş tanınmaya başlamış anladığım kadarıyla. Ancak yakın zamanda oldukça insana erişecek gibi görünüyor.
Tüm videolarını büyük bir zevkle izledik. (Hatta mutfağa giderken, videoyu durdurttuk) Yeni videoyu nasıl bekleyeceğim bilmiyorum.
Not: En çok Ara Bölümde güldük:



Chaby'nin twitter adresi için buraya, youtube kanalı için buraya bir tık, o kadar.

Not: “Son zamanlarda güzel hiçbir şey olmuyor, hoff” diye düşünürken Volkan’ın yere düştüğünü büyük bi zevkle izledim. Oh!
2 Yorum

Perşembe, Şubat 19, 2015

Bebeğini İşe Götüren Şahane Anneler

Pazar sendromunu had safhada yaşadığım bir pazar gününde, bir taraftan çok sevdiğim blogların biriktirdiğim bir haftalık postlarını okurken, bir taraftan da televizyonda kanal kanal dolaşıyordum. Dikkatimi bir anda bebeğini ana kucağında dünyayı gezdiren Özlem Tunca ile tanıştım. Bu tanışma, bilgisayarımı bir kenara bırakıp televizyona kilitlenmemi sağladı / kilitlenmeme neden oldu. Müthiş enerjisi ile şehri geziyor, gezerken anlatıyor, anlatırken kendisine seslenen bebeğiyle ilgileniyordu. Yayını kesmeyip bizim odağımızı kaybetmediği gibi, evladım sus artık, tavrı da göstermiyordu. Şahane bir anne, şahane bir kadın olduğunu an be an gösteriyordu. İlgilimi üst seviyede çeken bu kadının adını hemen arama motoruna yazdım. Yaptığım taramada kendimden utandım, daha önce nasıl fark etmemiştim!
Özlem Tunca
Özlem Tunca
Özlem Tunca, 8 yıldır televizyonda gezdiği ülkeleri anlatıyormuş. Kocasını gezerken bulmuş, hamileyken de gezmeyi bırakmamış. Hamileyken gezmeyi bırakmayan bir kadın tabi ki, bebeğini doğurunca da bırakmaz. Görünce, helal olsun, dedim. Çalışan anne olmak, özellikle emzirirken, zor. Yaşı 30'a dayanmış, evlilik hazırlığı yapan/evli olan, belli kariyeri olan her kadının kara kara düşündüğü bir gerçek anne olmak. Doğumun öncesi ve sonrasıyla işini bırakmak zorunda olması, zaten erkek egemen iş dünyasında, sürekli sürekli ertelemesine neden olur. Sonra neden tek çocuk. Bu yüzden işte: ikinciyi yapacak zaman yok!
Özlem Tunca'yı görünce aklıma geçtiğimiz günlerde duruşmaya kucağında bebeğiyle giden avukat geldi; Feyza Altun Meriç. Hadi Özlem Tunca şov dünyasına hizmet ediyor, yaklaşık 10 yıllık kariyerinden haberdar olmayan benim dikkatimi böylece çekti. Ama avukat hanım kamu hizmeti veriyor, suçtur, cezadır, hakimdir, mübaşirdir; ciddi işlerin/kişilerin (Utku burada çatık kaşla yapılan işten bahsediyor) içinde; nasıl karar verdi, nasıl kabul ettirdi kendini! 
Av. Feyza Altun Meriç ve bebeği
Av. Feyza Altun Meriç ve bebeği
Ee, tabi ki kucağında bebeğiyle işe giden kadınlardan bahsetmişken Licia Ronzulli'dan bahsetmeden olmaz. Kendisi Avrupa parlamentosunda İtalyan milletvekili. Parlamento sözcüğü konuşmak sözcüğünden geldiğinden, en nihayetinde konuşup karar vermek olmasından mütevellit zaten çalışmasını engelleyen bir durum yok.  Neden bunu olay yapıyoruz ki. Sanki mucizevi bir durum var. Değil mi ama!
Licia Ronzulli
Licia Ronzulli

Licia Ronzulli'den önce Hanne Dahl de Avrupa Parlamentosunda oylamaya minik bebeğiyle katılmıştı. Medya bu el kaldırmayı 'inanılmaz' olarak değerlendirmişti. İnanılmazdı gerçekten! El kaldıran anne nasıl olur da iki eliyle bebeğini tutmazdı, ya bebek düşerseydi.

Hanne Dahl
Hanne Dahl
Düşmedi işte bebek, ağlamadı da; düşünmesini de engellemedi milletvekilinin, oy vermesini de. Güzel bir başlangıç noktası oldu çalışan anneler için. Ya da en azından medyaya yansıyan bebekli anneler başlangıç noktası oldu.
Oldu oldu, çok da iyi oldu.
Yorum Yok

Cumartesi, Aralık 06, 2014

Kardeşimsin Alexis, Kardeşimsin Berkin




Gezi olaylarının başlamasından 2 ay sonra Yunanistan’a, önce Atina’ya, ordan da Mikonos’a tatile gittik. Atina’da geçireceğimiz bir tam günü uyumadan geçirdik. Amacımız Atina'da turist olmaktansa, halktan biri olmaktı. Zaten o kadar küçük bir şehir ki çok zor olmadı.
Tavernalar, hediyelik eşya mağazaları yerine, Gezi’nin de etkisiyle, protestoların olduğu meydana gittik; parlamento binasının önüne. Akademisyenleri topluca işten çıkartmayı oylayan vekiller parlamento binasında, toplu işten çıkarmaları protesto eden göstericiler bina önündeydi. Sanmayın ki, bina yüksek demirlerle çevriliydi, biraz kafamızı uzatsak içeride ne olduğunu görecektik neredeyse.
Türkiye’deki çevik kuvvet polislerini muadili 50 kadar polis parlamento binasının önünde duruyordu. Göstericiler ise 1000 kadardı. Yemek dışında seyyar satıcı yoktu etrafta. Biz duruma hazırlık yaparak #OccupyGezi dövizleriyle gitmiştik, Türkiye’den geldiğimizi gören birkaç kişi ile konuştuk. Göstericilerden birisi (haberci olduğunu söyledi) bize, “Türkiye’deki olaylar Yunanistan’da olsaydı, burada bir kişi kalmazdı” dedi parlamento binasını göstererek. Çok acıydı, o tarihte müdahalelerin doğrudan etkisiyle 7 kişi kaybetmiştik. 
Alexis'in öldürülüşü üzerinden tam 6 yıl geçti
Yunanistan’daki olaylar 2008’de Alexandros Grigoropoulos(Alexis)'un öldürülmesi ile başlamıştı; ancak sanki Gezi’nin ilk günleri gibi bez maskelerle gelmişlerdi, kadınlı-erkekli, genç-yaşlı farklı bir sürü renk vardı meydanda. İlerleyen saatlerde olay olmadığı gibi, polis adım bile atmadı meydana. Birkaç kez binanın sağında soluna, solundan sağına yürüdü, o kadar.
Göstericiler arasında Yunanistan’da yaşayan bir Türk (kişisel fikrim gayet apolitik olduğu) ile tanıştık. Bizi Alexis’in öldürüldüğü, gösterilerin simgesi olan iki parka götürdü. Giderken, parkta turist olduğumuzu özellikle belli etmememizi istedi. Kendince nedeni, parkın turistik bir yer olmamasıydı. İki parkta biralarımızı içerek, sohbet ederek akşamımızı(gecemizi) geçirdik. Yol boyunca gösterilerin ve Alexis’in izi olan duvar boyalarını gördük. Ancak bizi darmadağın eden parkın tam ortasındaki kalın direğin üstünde #direngeziparkı ve #occupygezi yazılarıydı. Bize Ege’nin diğer yakasından selam vardı.
Atina'da polisin giremediği park (adını ne yazık ki hatırlayamadım)
Ve sonra günler, haftalar, aylar geçti; Berkin’imiz, zeytin gözlümüz daha fazla direnemedi. Yunanistan direnişinin simgesi Alexis'in yanına gitti. Halklar birleşti. Sokaklar birleşti. Şimdi her yerdeler. Kardeşimsin Alexis demek, kardeşimsin Berkin demek, kardeşimsin Ferhat demek. İster polis olsun, ister astinomia fon, burda vurdu Ferhat'ı orda gitti Aleko'n.
***
Alexis'in cenazesinde dağıtılan mektup çok açıktı:

unuttunuz bizi 
desteklemenizi bekliyorduk,
bir defa da olsa,
sizin bizi gururlandırmanızı bekliyorduk
boşuna yalancı hayat yaşıyorsunuz,
boynunuzu eğdiniz,
donunuzu indirdiniz ve öleceğiniz günü bekliyorsunuz
hayaliniz yok,
sevdalanmıyorsunuz,  
yaratmıyorsunuz yalnız satıp alıyorsunuz.
her yerde maddiyat sevgi hiçbir yerde-hiçbir yerde 
gerçek ana babalar nerede? 
sanatçılar nerede?  
neden dışarı çıkıp bizi korumuyorlar?  
bizi öldürüyorlar yardım edin
çocuklar
***

Yunanistan ile Türkiye arasındaki fark çok net: kurşunun tabancasından çıkan polis ömür boyu hapis cezası aldı, yanındaki polisler ise “engellemedikleri” gerekçesiyle 10’ar yıl... Bir Ege denizi tüm coğrafyayı değiştiriyor.
Şimdi bir daha soralım #BerkinElvanDosyasıNerede
***
Uyumuyoruz Berkin, Alexis, Ferhat, Uğur, Ceylan ve dahası...
Yorum Yok

Perşembe, Ekim 09, 2014

Niobe'nin Dinmeyen Gözyaşları

İstanbul’da rahat koltuğumda otururken, aklımdan bir şiir geçti:
...
Türkçenin ferah gönlünce küfretmişiz
Olmuşuz kanlı bıçaklı
Yine de bir sevgidir içimizde
Böyle barış günlerinde saklı
... 
Siyasetçi yerine şair olsa daha başarılı olacağını düşündüğüm, rahmetli Bülent Ecevit’in bu güzel şiiri şöyle başlar:
Sıla derdine düşünce anlarsın, Yunanlıyla kardeş olduğunu
Bir Salihlili olarak; kebap kardeşliğine değil, börülce kardeşliğine inandım hep. Bence insan “ne yerse odur” yemeği hangi yağ ile yapıyorsan/yiyorsan, oralısın; zeytinyağı ise Egeli, çiçekyağı ise Trakyalı.. İstanbul’da bile, bir Rumca şarkı, bana Egemi hatırlatır.
***
Egemden çok uzaklarda, İstanbul'a tatil dönüşü yeni gelmişken, barışın sadece insan isim olmadığı günlere hasretle yazıyorum. Biz Niobe’nin Çocukları’ydık. Neden ayrı düştük?
***

Yunan Edebiyatında ve Devlet Kanalında Niobe'nin Çocukları

Savaşlarda yakılıp yıkılan şehirlerden geriye ne binalar, ne arşiv kayıtları kalıyor ne yazık ki. Ulaşılan üç beş kaydı birleştiren Salihlili gönüllü değerli Mustafa Uçarın anlattıklarından edindiklerimi biraz araştırmayla birleştirerek bir insan, dolayısıyla bir şehir hikayesi edindim:
Savaş zamanı Salihli’de olan biteni gün be gün yazan tüccar Mikail Athanasiadis Atina’ya mübadele ile gönderilen Rum vatandaşlardan sadece birisidir. Ailesine, şehirlerinin son birkaç yılını 8 defter ile miras bırakır. Oğlu Tasos Athanasiadis, Salihli’de doğup Atina’da büyür ve hukuk eğitimini Atina’da alır. Avukatlığının yanı sıra sanatla da ilgilenir. Babasının savaş güncelerini kurgulayarak 3 ciltlik bir kitap haline getirir. O yıllara dair gerçekçi ve dolayısıyla acı verici bir hikaye oluşur. Yunan devlet kanalında yayınlanmak üzere, 2003-2008 yılları arasında 5 sezon dizi haline getirilir.
Bu dizinin ilk bölümünü internet üzerinden izledim. Rumca altyazıyla Türkçe verilmesi nedeniyle dizi hakkında biraz fikir sahibi oldum. Ve birkaç satır cümle yılların bu topraklar için hiçbir şeyi değiştirmediğini gösterdi bana:
"Düşman olmamız için bir sebep var mı?
Yabancılar arzu ediyor diye.
Bu kadar sene burada beraber bir güzel yaşamadık mı?"

Ha Batı’da, ha Doğu’da; bu kadar sene beraber bir güzel yaşamadık mı?

***
"Niobe çocukları için yas tutarken" (Abraham Bloemaert - 1591)

Niobe’nin hikayesi, evlat acısı çeken tüm kadınları güçlü gözyaşlarında birleştirir:

Lidya Kralı Tantalos’un kızı Niobe’nin, doğurduğu altı kız ve altı erkek evladıyla övünmesi Tanrı Zeus’un Leto’dan olan çocukları Apollon ve Artemis’i kızdırır. Niobe’nin kız evlatları Artemis, erkek evlatları Apollon tarafından öldürülür. Evlatlarının başında günlerce, hiç susmadan ağlayan Niobe’ye acıyan Tanrı Zeus, bu acıya son vermek için kendisini taşa çevirir. Manisa’daki Ağlayan Kaya’nın Niobe olduğu, sızan suyun Niobe’nin dinmeyen gözyaşları olduğu söylenir. Niobe’nin dinmeyen gözyaşları, evlat acısı çeken/çektirilen her kadının simgesi haline gelir.

"Niobe'nin çocuklarının Apollo ve Artemis tarafından öldürülüşü" (Pierre Charles Jombert - 1772)

Homeros’un İlyada Destanı’nda şu şekilde geçer:
...
oysa on iki çocuğu ölmüştü sarayında,
altı kızı ve yetişkin altı oğlu.
apollon öfkelenmişti niobe’ye,
öldürmüştü oğullarını gümüş yayıyla,
kızlarını da okçu artemis öldürmüştü,
niobe, güzel yanaklı leto ile bir tutuyordu kendini,
diyordu: leto iki çocuk doğurdu,bense bir düzine.
iki kişi, apollon’la artemis, öldürdü hepsini.
ölüler yatıp kaldılar kanlar içinde,
kimsecikler yoktu onları gömecek,
herkesi taşa çevirmişti kronos oğlu (zeus).
göklü tanrılar gömdü ölüleri onuncu günü,
işte o gün yemek geldi niobe’nin aklına,
gözyaşı dökmekten yorgun düşmüştü.
bugün sipylos kayalarında, ıssız doruklarında,
akheloos ırmağı kıyısında oynaşan su perilerinin
yatakları var derler ya, işte oralarda,
tanrı buyruğuyla taş olmuştur niobe,
...

Aglayan Kaya, Manisa

Nihayetinde, evlat acısının, gözyaşının rengi, coğrafyası yok.


**Niobe’nin Çocukları dizisinin  ilk bölümü için: http://www.youtube.com/watch?v=3WWpXH-hCyc&list=PLavMu5j6Db29mlr0k1gvHmv2jFGEg1NHl
***Mustafa Uçar’ın anlatımıyla http://salihliajans.web.tv/video/pi_qtytpwra
Yorum Yok