Şehir Hafızası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şehir Hafızası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Aralık 04, 2017

Beyoğlu Kadıköy'e Taşındı, Artık Herkes Evine Dönmeli

Artık Herkes Evine Dönmeli

Bundan tam dört yıl evvel "Beyoğlu Kadıköy'e taşınıyor, ay ne de şahane oluyor, bambaşka oluyor" yazısı yazmıştım.
Alternatif mekanların Kadıköy'e gelmesi muazzam mutluluk yarattı, orası kesin; ancak gelenler alternatif olmaktan çıktı. En azından bana bir alternatifliği kalmadı. Her kahvecide aynı sandalyeler, aynı menüler, aynı duvarlar, aynı baristalar,.. Hepsi de doluyor. Gelen mekan, yerli turisti de beraberinde getiriyor.
 Kadıköy
Kadıköy sahili
Kadıköy bu geçen dört yılda kent olmaktan çıktı. Evimin sokağındaki iki şarküteri bu esnada kapandı, karşıdaki pastahane son aylarını yaşıyor, düğmeci Kapatıyoruz levhası asmış.
Diktatörlükse diktatörlük, her dükkan belli bir sayıda insana hizmet sağlamalı, aynı eczaneler gibi. Her ev/dükkan sahibi kendisine daha çok kira veren kiracıyı tercih edecek elbette. Yıllar aynı yerde duran nalburiyenin kirayı karşılayamaması ve yerine kahveci açılmasını normal karşılıyorum dolayısıyla. Peki ne olacak, saatini pilini değiştirmek için Ümraniye'ye mi gideceğiz. Şaka yapmıyorum, bu gibi ufak tefek işlerimi Salihli'ye gidince yapıyorum. Bak bak, ben de yaptım; saat pili değiştirmeyi ufak tefek iş olarak gördüm. Benim gibi süper-yoğun biri için bunlar lüzumsuz; ama kahve içmek çok mühim. Tabii.
İstanbul iyiden iyiye kendi kendine bakamayan; temizliğini, yemeğini başkasına yaptırmasına alıştık, bir de vidayı takamayan, parayla hizmetini yaptıran bir tembel tenekeye döndü. Hayır, yanlış oldu. Bu tembel tenekelik toplumun her kademesinde normalleşti.
Her yer lokanta, kafe, kuaför.. Ye, iç, salın. Aferin.
Ay Utku, sen sanki 14 bin yıldır buradasın.

*Bu arada eski arşivlere baktım, Ersin Karabulut'un karikatürünü bulamadım. ): Ama şeftali hala çok romantik.
Yorum Yok

Pazartesi, Kasım 20, 2017

Paralel Evrene Hoş Geldiniz

Kendi paralel evrenimi kendim yaptım, tek başıma kendim taşındım.
"Ne konuşuyorsam yazıyorum; tiyatro öneriyorum, şehir trendlerini takip ediyorum" derken, bir baktım ki, "sirke yapıyorum, turşu kuruyorum, temizleyici yapıyorum" bloguna dönmüş buralar. Gören duyan da her gün yemek yaptığımı, temizlik hastası olduğumu falan sanacak. Halbuki ben her gece sarhoşum, maaşımın yarısını tiyatroya bağışlıyorum, haftada iki akşam yemeği evde yiyorum-yemiyorum. Dedim ki, kendi paralel evrenimi yaratayım; efendim, çöp üretmeyelim, gıdayı israf etmeyelim, hayvanları denek olarak kullanmayalım, yerel ve ekolojik ürünler kullanalım işlerini devlet işlerinden ayırayım ve bu yazıları aktarayım. Böylelikle daha esnek ekoloji yazıları da yazabilirim. Tariflerin dibini görmeyen...
Burada da tüketmemek, tüketirken de özen göstermek üzere hayat devam edecek elbette. Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi. 
*
Kentte Ekolojik Hayat için buradan başla--> http://www.kentteekolojikhayat.com/ 
Benim de söyleyeceklerim var diyorsan buraya yaz--> renkikindileri@gmail.com

Utku konuştu,
Sevgiler,
Yorum Yok

Pazartesi, Şubat 06, 2017

Yaşasın Savaş!

Yıllar önce Barış Manço'nun ölümünün ardından Ali Kırca'nın hazırladığı ve sunduğu Siyaset Meydanı'nda kendisine özel bir program yapılmıştı. Siyaset Meydanı çocukları bilirler, programda sabaha kadar eğitim, müzik, tiyatro, siyaset, sokak, vs tartışılır, üzerine anekdotlar anlatılır, şarkılar söylenirdi; ne tuhaf. (Sanırım her şey yarım kaldı, ne tuhaf)

Barış Manço öldükten 3 yıl sonra:

15 yıl evvel kompozisyon dersinde Edebiyat öğretmenimizin Barış konulu bir yazı beklemesi ile bu program aklıma gelmişti. O zaman video içerik siteleri olmadığı için aklımda kaldığı kadarıyla yazmıştım.
Orada Barış Manço'nun abisi Savaş Manço savaş sonrası gelen barışın insanlara etkisi dolayısıyla barış günleri olduğunu, bu günlerde kardeşi Barış Manço'yu çok kıskandığını isimlerini değiş tokuş yapmak üzere istek, hediye ve rüşvete başvurduğunu gülerek anlatmıştı. 
*
Evet, herkes, her zaman barış istedi, barış istemeye devam ediyor. Evet barış çok güzel bir şey.
Ancak savaşın hakkını yemek istemem. Yaşam savaşı. Var olma savaşı. Onur savaşı. Ekmek savaşı. Keşke hiç savaşmak zorunda kalmasak fikrinin çok ötesinde; iyi ki mücadele var, iyi ki savaş var, iyi ki savaşımız var. 
Tiyatrolar var olma savaşı vermeseydi; alternatif tiyatro olacak mıydı? İlerde bir gün Türkiye'de bugünün tiyatrosuna dair bir kitap yazıldığında bu mücadeleden bahsedilmeyecek mi?
Dünyanın en iyi şiirleri insanlık savaşlarının ortasında yazılmadı mı?
En iyi şarkılar güzel günlere hasretle çıkmadı mı?
Yahu en güzel günlerimiz Gezi günleri değil miydi? 
*

Yaşasın Savaş diye düşündükten, yazıyı yazdıktan 15 yıl sonra:

Barış istiyoruz diye sokaklarda koşmak istediğimiz bu günlerde bu yazıyı, dolayısıyla programı düşündüm. Bu kez aklımda kaldığınca yazmak istemedim, videoyu aradım. "Savaş kötü bir şey değildir, onur savaşı vardır." diyen nefis bir insanın olduğunu, onun da Atilla Özdemiroğlu olduğunu görünce kalbim dalga dalga çarpmaya başladı.
Canım Atilla Özdemiroğlu.
*1:55'te Savaş Manço konuşmaya başlıyor.


Lisede yazdığım yazıyı bulabilmeyi çok isterdim. 15 yıldır üzerine fikir değiştirmediğim ender konulardan biri hakkında yazılı kanıtım olması iyi olurdu.
Hem Barış Manço'ya, Hem Atilla Özdemiroğlu'na, hem de Siyaset Meydanlı çocukluğumuza selam olsun.
Utku,

Yorum Yok

Perşembe, Ocak 05, 2017

Sıfır Çöp ile Yaşamak Mümkün mü?

Öncelikle belirtmem ambalaj atıklarına, meyve kabukları, kullanılmış yağlara çöp denildiğinde çok bozuluyorum; ancak konunun daha iyi anlaşılması sesimi çıkarmıyorum. Sensin Çöp!

Sıfır Çöp ile Yaşamak Mümkün mü?

Çok sevgili pazar çantam
Kendi kendine iddiaya girip bir yılda yalnızca bir kavanoz çöp çıkaran bloggerin hikayesini okumuşsunuzdur. Türkçe bir yayından okuduysanız, altındaki yorumları da. Yok artık hiç pirinç de mi almamış mı? Sigarayı napıyormuş? Ped için ne kullanıyormuş? vs
Kendi kendine iddiaya girmek benden sorulur ama bu bir yıl içinde oldukça uzun bir kitap listesini devirmeye benzemez diyerek geri çekiliyordum; ancak kendimle yaptığımla gizli sözleşme ile iddiaya girmiş bulundum. Bir yıl boyunca evden, ofisten, çantadan sıfır çöp çıkacaktı.
Açıkçası aradan bir süre geçmeden anlatmamaya, yazmamaya çabaladım; çünkü bu gibi radikal kararlar yılbaşı kararları gibi anlık ve alay edilesi kararlar oluyor. Örneğin ofiste 153. kez sigara bırakma dalgaları uçuşuyor. Bizse yeni bir sigara bırakma dalgasını "Hı, hı, tabii" ile karşılıyoruz.
Ancak çöp mevzusunda ayakları yere sağlam bastığını gördüğüm değişiklikleri peyderpey yazmak istedim:

Adım 1: Plastik Poşetten ve Yumurta Viyolünden Kurtul 

Öncelikle ilk mücadelem alışveriş poşetleriyleydi. Bir plastik poşetin ham maddesi olan polietilen doğada 1.000 (bin) yılda çözülüyor. 10 yıl önce attığınız poşet hala dün gibi doğada yani. Bunun için çantamda ince bir bez çanta bulunduruyorum ki, eve girerken almam gereken bir şey olduğunda bu bez çantaya atıyorum: mesela ekmek. Hoop, köşedeki fırının maliyetini düşürdüm. Ayrıca haftalık yaptığım pazar alışverişimde daha sağlam pazar çantasıyla çıkıyorum. Bu alışveriş esnasında aldığım meyve ve sebzeleri poşet almadan doğrudan çantaya atıyorum. Nerden baksanız, her hafta 15 plastik poşeti kurtarıyorum. 
Meyveleri doğrudan çantana at!

Ayrıca hep aynı yumurtacıdan yumurta alıyorum ve karton viyolümle gidiyorum. Kurtardım mı viyolleri!
Plastik poşet meselesini daha detaylı anlatmıştım. Bunun yaygınlaştığını görmemek mümkün değil. Pazarda çokça tüketicinin kendi alışveriş çantası olduğunu görüyorum. Pazarcı da alışmış gibi görünüyor. 

Çok basit: 
  • Sağlam bir alışveriş çantası
  • Hafif bir bez çanta
  • Karton yumurta viyolü

İlk adımınız bunlar olsun. Hadi bu hafta başlayın.
***
"Ay sadece ben yapınca ne değişecek ki?" sorusuna bayılıyorum. Bakırköy Belediye Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Alican Yücesoy'un bambaşka bir konuda benzer bir soruya verdiği şahane yanıt geliyor aklıma: "Biz ilk yola çıktığımızda 'Burası düzelmez, hiçbir şey olmaz, her zaman başkalarının dediği olur' dediler. Biz de 'Denediniz mi?' diye sorduk. Deneyince her şey oluyor." Link 

Deneyince olduğunu gören Utku,
Yorum Yok

Perşembe, Aralık 01, 2016

Halk Bunu İstiyor-muş

Halk Bunu İstiyor-muş

12 yaşındaki çocuğun yalan beyanı ile tutuklanan 24 yaşındaki sözlüsü beraat etmiş. 12 yaşındaki sözlüsünü öpmek isteyivermiş, evin bir köşesinde sıkıştırıvermiş. Hem 12 yaşındaki sözlüsünün ailesi uyuşturucusu bağımlısıymış da, uyuşturucu getirmeyen müstakbel damatlarına iftirada bulunuvermişler. Zaten evlenivereceklermiş. Hatta 24 yaşındaki müstakbel damat beraat ettiği mahkemede, hazır birkaç memur görünce nikahlarını da kıyıvermelerini istemiş. Birkaç tezlik fiili işte, ne ki. 
Kaynak
Halk aslında bunu istiyor

Bunun Adı Basbayağı Cinsel İstismar Yasası

Halk bunu istiyor-muş. 
Ülkede hiç aksilik yokmuş gibi, yeni bir aksilik bela edilen, "Acaba bu esnada hangi başka kararlar alınıyor?" diye düşünmemize neden olan "cinsel istismar yasasına" zorla "yaş nedeniyle mağdur edilen aileler" denilmeye çalışılıyor. Aslında olan: 14 yaşında bir çocuğun ebeveyn olduğu aile fikri normalleştirilmeye çalışıyor.
14 yaşında bir çocuk bir arkadaşından hoşlanabilir, onu öpebilir; ama delicesine aşık olup hamile kalıp evlenmek için kendini parçalamaz. Bunu 14 yaşındaki çocuk istese de ailesi istememeli, ailesi istese konu komşu, konu komşu istese öğretmen, öğretmen istese devlet istememeli. Biri dur demeli.
Hele ki bir taraf 18 yaşının üstündeyse bunun adı basbayağı cinsel istismardır. 

Demokrasi Dediğin Sandığa Sıkıştırdığımız Güç Zamazingosu

Halk bunu istiyor-muş. Önemli olan halkın iradesi-ymiş. 
Yok genel seçim, yok yerel seçim, yok referandum diye; demokrasiyi bir sandığa indirgeyiverdik zaten. Zannettik ki, seçime eşit şartlarda gidiyoruz, sonra sonuçlar okunuyor. Kim galip geldiyse onun dediği oluyor. Kırmızıysa kırmızı, maviyse mavi. Bir sonraki sandığa kadar onun borusu ötüyor. 
"Söz sahibi olmak için sandıkta üstün olmak zorundasın, bu durumda sandık çevresinde ezebildiğin kadar ezebilirsin."

Alışırsın Gönlüm

Halk bunu istiyor-muş. 
Düşünsene 100 yıl evvel sokaktan çevirdiğin vatandaş çayı bilmiyordu, kahve içiyordu sürekli. Çay, 100 yıldan bile yakın zaman önce Anadolu toprağında yetişmesinin uygun olduğu ve ekonomik gelir getireceği düşünülerek bir bilimsel çalışma olarak başlayan ekim ile hayatına girdi. (Zihni Derin ile tanışın.) Sohbetini, eğlencesini, hüznünü bağladığı çay bile üç nesilde milli içeceği oluverdiğine göre, her şeye alışır, yüzyıllardır yapıyor gibi hisseder.
by Kasım Açıkbaş
Yahu daha 15-20 yıl evvel Levent Kırca & Oya Başar, dönemin başbakanı, cumhurbaşkanı, milletvekillerinin yolsuzlukları, yavanlıklarını televizyonda çok izlenen kanallarda, çok izlenen saatlerde oynuyordu. Şimdilerde ise ekmek almaya giden çocuk gösterdiler diye diziyi yüceltiyoruz.
Yine 15 yıl evvel dizilerde hem naif hem de deli kadınların hikayeleri Schubert eşliğinde anlatılıyordu. 
1991 seçimlerinden önce parti liderlerinin aynı masada ve birbirlerinin sözlerinin bitmesini beklediği açık oturumdan ve klişesinden bahsetmeme gerek yok sanırım. 
Sizi şaşırtayım: bizim zamanında İngilizce tiyatro oyunu izleyen ve üzerine fikirlerini yazan bir başbakanımız vardı: 
Bülent Ecevit - Yeni Bir Hamlet yazısı

Halk Alışır, Sen Ahlaksızlığı Normalleştirme

Halk bunu istiyor-muş. Neymiş efendim mağdur oluyor-muş. 
Alışır efendim halk, 100 yıl önce seçme hakkı da yoktu; bak şimdi sandığı göstermeyi biliyor. Doğruya, ahlaka, edebe de alışır. 

Birkaç tezlik fiili işte, ne ki. 
Yanlışın normalleşmesine izin verme.
Utku,
Yorum Yok

Perşembe, Kasım 24, 2016

Sensin Çöp!

Üzüm bağlarının arasında gezinirken bu verimli toprakları ne kadar heba ettiğimizi düşünürüm hep. Sadece üzümden bile yapılabilecek bir sürü şey varken, neden kendimizi sınırlandırdığımızı, kolaya kaçtığımızı, zora ulaştığımızı hiç anlamam. Üzüm, çekirdeğinden filizine, toprağa düşmüş tanesinden yaprağına kadar faydalı ve dolu dolu bir meyvedir. Portakal neden olmasın; elma, ayva,..

Arta Kalanlar Çöp Değildir

Portakal kabuğu çöp değildir; reçel yapabilirsiniz.
Kiraz sapı çöp değildir; kurutup çayını yapabilirsiniz.
Elma kabuğu çöp değildir; suya atıp sirke yapabilirsiniz.
Meyve kabuklarını 100 derecede fırına 20 dk atmanız yeterli
Maydanoz sapı çöp değildir; kurutup nane gibi yemeklerde kullanabilirsiniz.
Limon çekirdeği çöp değildir. Toprağa ekilip yeni bir fidan vermesini sağlayabilirsiniz.
Sökülen çorabınız çöp değildir. Dikebilir ve sökülüp dikilmiş bir çorap yapabilirsiniz. 
Giymediğiniz ayakkabınız çöp değildir; bağcığını değiştirebilir ve giyilen ayakkabı yapabilirsiniz.
Giymediğiniz kazağınız çöp değildir. Temiz olmasına göre kazağı olmayan birisine verip, giyilen kazak yapabilirsiniz.
Giymediğiniz tişörtünüz çöp değildir; şeritler halinde kesip organizör sepet yapabilirsiniz.
Giymediğiniz pijamanız çöp değildir; temizlik bezi yapabilirsiniz.
Eski telefonunuz çöp değildir; ki büyük ihtimalle geçen yıl aldınız.
Kızartma yağınız çöp değildir; başka bir yağa dönüştürülebilir. (Belediyeler belirli toplanma yerlerinden alırlar) ya da kandil yağı yapın. 
Yumurta kabuğu çöp değildir; kompost yapabilirsiniz.
Eski bisikletiniz çöp değildir; bisikleti olmayan bir çocuğun yeni bisikleti olabilir.
Okuduğunuz kitaplar çöp değildir; hele ki korkunuzdan çöp kutusuna bıraktığınız siyasi kitaplar hiç değildir. Korkmayanın, onu okumamış olanın kitabı olsun.
Naylon poşet çöp değildir; hiç olmaması gerekendir. Alışverişlerinizde "Naylon Poşet kullanmıyorum" diyerek yeni plastiklerin üretilmesini engelleyebilirsiniz.
Plastik Poşete Hayır De!
Mavi kapak toplarken attığınız su şişesi çöp değildir; sosyal sorumluluğa katkıda bulunduğunuzu düşünürken, yeni bir plastiğin doğada kaybolmasını umut etmeyin. 
***
En çok da meyve çekirdekleri çöp değildir. Mesela iğde çekirdeği. Toprağa ekiyorsun, iki hafta olmadan filiz veriyor. Ağacı su istemiyor. Birikmiş azotu kullanıyor. Erozyonla ve toprak kayması ile mücadele ediyor. Kendi kendine büyüyor. Baharları çiçekleri mis gibi koku salıyor. Yazları düşük kalorili ve lezzetli meyve veriyor. Dalları yıllar yılı inançları destekliyor. İğde yiyin, çekirdeklerini doğaya salın. Kurda, kuşa, aşa...
***
Senin çöp dediğin bir başkasının ihtiyacı olabilir; doğanın ise olmayabilir. 
Bir bulaşık daha az olsun diye kullandığın plastik bardak doğada 1000 (bin) yılda yok oluyor. Elbette bu bir varsayım; çünkü ilk plastik 19. yüzyılın ortasında bulundu, 200 yıl önce bile değil. Yani ilk plastik bile henüz yok olmadı. Bir iz bırakmak istiyorsan; doğa iyi bir başlangıç değil. 
Çöp, doğada kaybolmasını beklediğimiz organik ve inorganik maddelerse eğer, o zaman sen de çöpsün.

Dedim ya sensin çöp!
Utku,
Yorum Yok

Pazartesi, Kasım 07, 2016

Kusurun Muhteşem Kusursuzluğu

"Atölye Feri" maceramız başladığından bu yana bize en çok sorulan soru "Gerçek deriyi nasıl anlarız" oluyor. Bizim birkaç maddelik cevabımız olsa da, en net cevabımız "Gerçek deri kusurludur." Evet gerçek deri 'kusurludur'; çünkü gerçektir.
Vanessa Havadis ve karakteristik dişleri

Ayrık dişler, iki gözün farklı renkte olması, hatta gamze; hepsi 'kusur' ve hepsi güzel. 
***
Müzikli not: Bu yazıyı yazarken zihnimde Billie Jean döndü. Michael Jackson abimizin hakkını yemeden çok sevdiğim başka bir versiyonunu ekleyeyim:

İster Uğraşılı, İster Uğraşısız 

2016 trendleri nelerdi? #NoMakeUp, #NoFilter, kuaförden çıkmış gibi durmayan fönsüz doğal saçlar. En havalı kadınlar sokaklarda makyajsız/az makyajlı salındı, durdu. En havalı erkekler saçlarını uzattı, yukarıdan tutturdu. İster çok uğraşılı, ister uğraşısız güzellik; yeni nesil, yeni günler bize 'kusuru' başka yerde aramamız gerektiğini anlatıyor.
#NoMakeUp ile Alicia Keys
Defalarca kez seyrettiğim tiyatro oyunlarında her defasında zevk almamın nedeni belki de ufak 'kusurlar' ve düzeltmek için yapılan doğaçlamalar. İki sezon önce Emek Sahnesinde gittiğim Küskün Müzikal oyunu ile ilgili tam da bundan bahsetmiştim. Belli ki oyunda bir aksilik oldu, o anda gülmeye başladılar. Oyuncular, seyirciler, reji. Hepimiz gülüyorduk. Şahane bir 'kusur'du. İyi oyuncu hata yapmayan değil; bir hata anında toparlayan oluyor.
Hatta tiyatro seyircisinin bu 'kusurları' sevdiğini bile söyleyebilirim. Motto Müzik kanalında Yekta Kopan'ın yaptığı Noktalı Virgül programına konuk olan Nihal Yalçın ve İbrahim Selim'in bundan da bahsettiği çok keyifli bir sohbeti olmuştu --> burada.
***
Yazıyı yazarken zihnimde Billie Jean dönmesinin neden, Barış Özcan'ın "Davullar Kimin İçin Çalıyor" videosunda bu şarkıdan bahsetmesiydi elbette. Bu videoyu ekliyorum ki 'kusuru', çok iyi bir hikaye anlatıcısı olan Barış Özcan'dan dinleyin. Henüz kendisi ile tanışmadıysanız da, tanışın. 

Spoiler not: Mükemmel ritmi bozarak daha dinlenebilir hale getirmek


En çok zevk aldığımız maçlar yenilgiden galibiyet çıkardıklarımız değil mi? Hele ki Orta Doğululuk, hele ki Akdenizlilik varsa.

Ders çıkarmamız gerekirse: dostumuz kavga ettiğimiz/edebildiğimiz için dostumuz. Yeapp!

Billie Jean sizin için çalıyor,
Utku,

Barış Özcan'ın web sitesi için buraya
Barış Özcan'ın Youtube kanalı için buraya
Yorum Yok

Perşembe, Haziran 02, 2016

Tek Başına Tatile Çıkmak

Yıllardır hayalini kurduğum ama cesaret edemediğim "deneyimi" 30. yaş günümde kendime hediye ettim: tek başına tatile çıktım. Tatil planımdan bir hafta öncesinde kafama koymuşum; ancak etrafımdaki herkes gibi yapamayacağıma o kadar emindim ki, son ana kadar plan yapamadım. 
Altı üstü iki günlüğüne İzmir'den bile daha yakın olan Selanik'e gidecektim. 
Yanıma alacaklarımı bile evden çıkmadan hemen önce hazırladım, biletimi de son dakikada aldım. Otel odasını yolda kiraladım. Bir ay önce Amsterdam'da kaybolmamak için indirdiğim çevrim dışı harita uygulamasına Selanik haritasını yükledim, gezmek istediğim yerleri ve otelimi de yine yolda işaretledim. 
 Kavala
Kavala,Yunanistan
Sonuç olarak, farklı bir deneyime kendimi attım. 
***

Tek başına tatile çıkmanın nefis tarafları var:

Zaten dar olan zamanınızı sadece sizin görmek istediğiniz yerlerde geçirebiliyorsunuz.

Şehir müzelerini gezmek herkese zevk vermediği için, dışarıda arkadaşlarımın beklediğini bilmek hep hızlanmama ya da müzelere hiç girmememe neden oluyor. Selanik'in müzecilik anlayışını çok sevdim ve arkeoloji müzesini saatlerce gezdim. Müze kapanmasaydı; daha da yavaş gezebilirdim. Türkçe hazırlanmış broşürün yanında, tüm arkeolojik kalıntıların ayrıntılı İngilizce anlatımı var. Ayrıca kordondaki Beyaz Kule'nin Selanik tarihi ile ilgili ayrıntılarını Türkçe ses kaydı ile de vermişler. Selanik planınınız varsa Beyaz Kule'den başlamanızı öneririm.

Spontane plan yapabiliyorsunuz.

Tesadüfen yanından geçtiğim amfi tiyatroda halkın etkinliğine katıldım (Yunanca olduğu için hiçbir şey anlamadım, Makedonya Dayanışma Gecesi gibi bir şeydi bence). Biramı aldım, sigaramı yaktım; sadece müzik dinledim. Keza iki gün boyunca merak ettiğim diğer her yere (dükkan, kilise, bar,vb) kafamı uzattım.

Başkaları ile tanışırken daha rahat olabiliyorsunuz.

İnsanlarla ne diyeceğini düşünmeden sohbet ettim. Bir sürü şey öğrendim ve öğrettim (öyle tahmin ediyorum). Yanımda arkadaşım varken, bir başkasına ihtiyaç duymuyorum; bu da daha konservatif bir zaman geçirmeme neden oluyor. Arkadaşlarımla gitseydim, o gün tanıştığım 3 farklı ülkeden kişilerle biramı tokuşturamazdım, sanırım.

Anı, şehri, insanları, profilleri ve lezzetleri tüm ilginizle yaşayabiliyorsunuz. 

 Selanik
Selanik, Yunanistan

Yaklaşık 3 yıl önce de Yunanistan'a gitmiştim; birbirimize bu kadar benzediğimizi bu gittiğimde fark ettim. Fotoğraf makinem çantamda olduğu zamanlarda, herkes Yunanca konuştu benimle, hatta adres soran bir sürü kişi oldu. İki gün boyunca sadece şehri, gelip geçen insanları izledim. Daha önce işaretlediğim yerlerde yemekler yedim, tüm odağım yediğim yemekte, içtiğim biradaydı. 

Tüm sorumlulukları aldığınız için tatil dönüşünde daha cesur ve atak bir insan oluyorsunuz. 

"Ayy ben yapamam." dediğim bir şey yaptım tek başına tatil yaparak. Dilini hiç bilmediğim bir ülkeye gittim ve çok da iyi olmadığını düşündüğüm İngilizcemle iki günümü geçirdim. Hatta ikinci gün İngilizce bilmeyen çokça insanla karşılaştığım Kavala'ya gittim. İstanbul'a döndüğümde kendime olan güvenim 1-2 seviye artmıştı. 
***
4-5 günün üstünde tek başına tatil yapsam sıkılabilirdim belki de; ama 2 gün kafamı boşaltmama çok iyi yardımcı oldu. Hatta kendime rakı sofrası bile kurdum. Kendi kendime memleketi kurtardım. İşe bisikletle gidip gelmeye orada karar verdim.
***
Sorun yaşamamamın birkaç nedeni olduğunu düşünüyorum:
  • Sırt çantama çok az eşya koydum, hiçbir yere ve kişiye bağlı kalmadım. 
  • 3 saat yürüyüp yarım saat dinlenerek farklı yemekler yedim ve farklı biralar içtim. Bir taraftan da telefonumu şarj ettim. Oturduğum yerleri ya daha önceden haritada işaretlemiştim, ya da o anda paşa gönlüm oraya oturmak istedi.
  • Tatili yurt dışında yaptığım için, daha güvende olduğumu söyleyebilirim. Cennet vatanımcılar, sorry!
  • CityMaps2Go uygulamasına Selanik haritasını yükledim ve bloggerlerden mekan önerisi aldım. 
  • Yanıma 1-2 tane haftalık dergi aldım. Uzun molalarımda bana eşlik ettiler.
  • İngilizce bilmeyenlere derdimi Türkçe anlattım, daha kolay iletişim kurduk. (:
Tek başına gezen bunca gezgin ve gezi bloggeri varken, benim 2 günlük Selanik tatilimin lafı olmaz elbette. Ancak aslında kendi çapımda bir "çılgınlık" yaptım. Yine olsa yine yaparım. Hatta başka şehirlere bakmaya başladım bile. Arkadaşlarla, aileyle, sevgiliyle tatil yapmanın keyfi başka olsa da, bir kez dahi olsa tek başınıza tatil yapmanızı öneriyorum. "Ölmeden önce yapmanız gereken 100 şey" listesine ekleyin, derim. Hatta Selanik bu konuda iyi başlangıç olabilir. 

Tatil olsa da gitsek diyen Utku
Yorum Yok

Salı, Mayıs 31, 2016

Daha İyi Günler İçin Ne Yapılabilir?

Hepimiz aşık olduğumuz İstanbul'dan kaçmaya çalışıyoruz. Trafik, tüketim çılgınlığı, çevre kirliliğinden yıldık. Sürekli koşuyoruz, çalışıyoruz, yoruluyoruz; maaş paracık olarak gelip ay sonunu görmüyor. Üstelik her geçen gün birbirimizi unutuyoruz. Size, Gezi günlerinin bana verdiği yetkiye dayanarak, İstanbul'a dayanma gücü verecek, günlük rutininize alabileceğiniz, denenmiş ve sonunda mutlu etmiş tariflerle 9 ipucu:

1- Öncelikle en çok nereye para harcadığını öğren, fark et. Mümkünse 1 yıllık liste yap. Bugünden başla. Ya da dur, ayın 1'i başlangıçlar için nefis tarih. Haziran 1'e hazır ol. Kira, aidat, faturalar, sinema, tiyatro, gece eğlencesi, ulaşım, pazar vb Bunlar benim harcamalarım. Kendi harcama listeni oluştur. Kendine yalan söyleme ve aksatma. Sigarana kadar her şeyi yaz. 
(Ben çalışmaya başladığımdan beri bir liste tutuyorum. Hayal ettiğim minimal hayata bu sayede daha kolay ve gerçekçi bir adım attım.)

2- İstanbul'da trafikten sıkıldın. Peki bunun için ne yapıyorsun? Otomobilini bırak. En azından tek başınayken, en azından taşıman gereken eşyan yokken, en azından çocuğunla yola çıkmadıysan. Otomobile binmek yerine yürü, bisiklete bin. Üstüne üstüne üstlük spor yapmış olacaksın. Kendine havalı bir bisiklet al, çiçeklerle süsle. Havalı olmak ve trafikten kurtulmak için motosiklet de nefis fikir. İstanbul sürücülerinin saygısız olduklarının farkındayım; ama sen de bu sürücülerin zaten bizim olduğumuzu hatırla.

3- AVM'ye gitme. Öyle "Sadece küçük bir işim var." deme. Hiç gitme. Gitmediğin her gün kendini tebrik et. AVM'de olan her şey sokakta var. Hele ki havalar bu kadar güzelken. İşin bitince; parka, sahile in. Termosa çay koy, kahvaltını yap. Bir bira, bir dergi, çimenlere uzan, ohh!

4- Market yerine bakkala git. Kendine bakkal daha pahalı yalanını söyleme. Markette 4,50 TL olan bakliyat, bakkalda 5,00 TL. 50 kuruşluk mu ideallerin! Bakkalda her şey var. Zaten marketten aldığın parmesan, gerçek parmesan değil; sen de biliyorsun, parmesanı almak için nefis İtalyan marketler var. Ya da İtalya'ya giden arkadaşından iste. (Artık İtalya'ya gitmeyeni dövüyorlar.) #EsnafımızınYanındayız

5- Giyecek hiçbir şeyin yok mu? Her sabah, gardırobunun karşısında ne giyeceğini mi düşünüyorsun? Yalnızca 2 kez giydiğin tüm kıyafetlerini yıka, ütüle ve hafta sonu takas pazarlarına git. Başkalarının 'giyecek bir şeyi olmayan' gardıroplarına göz at. Sosyalleş. Al sana nefis Pazar planı.
Bunu internetten de yapabilir, giymediklerini paraya çevirebilirsin. Instagram'daki örneklerini takip et, Modacruz gibi 2. el sitelerinde bir hesap aç.

6- 'Al ver, ekonomiye can ver' mottosunu atlamayalım hadi, bunun için tasarım pazarlarına göz at. Hem tasarımcısı ile sohbet et, ürünün hikayesini dinle; hem de ipek, pamuklu, deri,vb gerçek malzemeler kullan. Zet'te nefis ürünler var.

7- Yıl olmuş 2016, sana ambalaj kullanma diyemem ama naylon poşet kullanma diyebilirim. Sadece eve dönerken aldığın ekmek, süt, meyvenin naylon poşetinin doğaya verdiği zararı şurada kısacık anlattım. Üstelik naylon poşet, ekmek aldığın fırın için de bir maliyet kalemi. Dolayısıyla hooop 4 numaralı maddeye geri döndük. 

8- Atık yağları lavaboya dökme. Bu yağlar, kanalizasyona, oradan da denize dökülüyor. Yağın yoğunluğu suyunkinden az olduğu için denizin üst tabakasında kalıyor ve deniz canlılarına zarar veriyor. (Tenk yuu Fen öğretmenlerim) Lavabonun altında bir şişe tut, yağı içinde biriktir. Belediyeler bu yağları belirli toplanma noktalarında topluyor. Örneğin Kadıköy Belediyesi muhtarlıklarda topluyor.

9- Apartman görevlileri geri dönüşüm ürünlerini (cam, plastik, pil, vb) toplamıyorsa, belediyeni ara; apartmanını dahil et. Belediyeniz size haftalık olarak uğrayacak.

Tekrar ediyorum: hepimiz aşık olduğumuz İstanbul'dan kaçmaya çalışıyoruz. Trafik, tüketim çılgınlığı, çevre kirliliğinden yıldık. Ama sadece konuşuyoruz. 
Ezcümle: Anlatma, yap.


Gezi marşları eşliğinde bir yazının daha sonuna gelen Utku
#GeziyiUnutmadık
#Gezi3Yaşında
Yorum Yok

Pazartesi, Nisan 18, 2016

Uzman Avı ve Türk Dizileri Kategorisi

Bir zamanlar TV'de Uzman Avı diye bir program vardı. Defne Joy Foster sokak sokak gezip gözüne takılan iki kişiye uzman olduklarını iddia ettikleri kategorilere göre soru sorarak yarıştırıyordu. İstanbul'da yaşamamdan mütevellit bir gün ben de bu programa denk gelebilirim diyerek uzman olduğum kategoriyi düşünmüştüm. Evet, işsizlikte sınır tanımadığım bir dönemdi, okula gitmeyen bir öğrenciydim.

Uzman Avı'nda Denk Gelsem Ne Seçerdim?

İlk aklıma gelen kategori edebiyattı; ancak Dünya Edebiyatı vardı işin ucunda. Konu alanı çok genişleyebilirdi. Türk Edebiyatı desem, bu işin Divan Edebiyatı var ki bana epeyce uzak. Matematik desem, kuram isimlerini hatırlamayabilirdim. Tarih desem, o zamanlar nefret ediyordum. (Daha önce tarihe nasıl ısındığımdan, abone olduğum tek dergi olan #tarih'den bahsetmiştim. Zaman işte, 10 sene önce nefret ederken, hayranlığa, aboneliğe dönen bir ilgi.) Şimdi olsa tiyatro da seçebileceğim kategorilerden olur; ancak o zaman öğrenciydim ve tiyatro maalesef  bir öğrenci için pahalı bir ilgi. Ayrıca kayıt tutulması zor bir sanat dalı.

Uzman Olduğum Kategori: Türk Dizileri

Ne güzel komşumuzdun sen Cesur Abi
Ne güzel komşumuzdun sen Cesur Abi

Hafızamın büyük bir kısmını isim ve yüzlere ayıran biri olarak Uzman Avı'na yakalansaydım; Türk dizilerini seçerdim. Ülkemizde TV dizileri tarihinin geçmişi, hemen hemen yaşıma denk geliyor. Neredeyse her dizinin en azından birkaç sahnesine tanık oldum. 
  • Kumandanın 4 numaralı tuşundaki kanalda 14 yıl önce 4 bölüm yayınlanmış diziden 4 oyuncu sayarım, iddialıyım. 

Yakın bir zamana kadar, ileri düzeyde televizyonkoliktim. İzlemesem bile açardım. Bilinçaltı da öyle bir şey ki; göz takip etmese de, bilinçaltı takip ediyor. Bir dizinin bir bölümünü izlemem yetiyor, tüm oyuncularını aklımda tutuyorum. (Elbette ki tiyatroda da aynı durum geçerli, 15 yıl evvel seyrettiğim oyunu, oyuncularını, senaristini,vs hatırlarım.) Hiç beğenmesem bile mutlaka bir fikrim var, ki çok çok büyük bir kısmının senaryoları, çekimleri, oyunculukları, vs kötü. Hızlı tüketime düşmüş ve anlık zevklerimizin kurbanı.
Behzat Ç, Leyla ile Mecnun, Yedi Numara, Şaşıfelek Çıkmazı'ndan bahsetmiyorum elbette. Bunlar nefis diziler. Çokça filmden iyiler, hatta sanat eseri bile diyebiliriz belki. (Sanat demek bana düşmez.)
Türk dizisi izlemiyorum, sadece yabancı dizi izliyorum, Türk dizileri kalitesiz; diyenlere de bayılıyorum. İyi halt ediyorsun. Bir bölüm Yeditepe İstanbul izledin mi ki, yorum yapıyorsun.

Beni Bile Soğuttunuz, Nasıl Yaptınız Bunu? 

Nihayet TV'yi açmadığımız günler yaşıyoruz. Bugün akşam yemeği yerken, kumandayı elime aldım, biraz gezineyim, dedim. Her kanalda dizi var, ancak hiçbiri izlenebilir değil. 10 dakika sonra kumandanın kırmızı tuşuna yeniden bastım. Beni bile soğuttunuz, nasıl yaptınız bunu? 
  • Artık kumandanın 4 numaralı tuşundaki kanalda 4 ay önce 14 bölüm yayınlanmış diziden 1 oyuncu bile sayamam.


Son söz bir itiraf: Uzman Avı'na yakalansaydım; Türk dizileri kategorisini seçmeyi kendime yediremezdim, Cumhuriyet dönemi Türk Edebiyatı derdim.
Ve son: Defne Joy Foster rahmet istedi, heralde galüba sanursam.
2 Yorum

Pazar, Şubat 28, 2016

Değeri Abartılanlar

Pazar günleri geçen haftayı toparlıyorum, gelen haftayı selamlıyorum. Değerlendirme ve planlama günü yani. Oturdum, klişeler klişesi 'Renkler ve zevkler tartışılmaz' (İlk kim söylediyse, Allah müstahakını versin.) bir yana dursun, sağda solda eleştirdiğim, hak ettiğinin çok üstünde değer biçilen yiyecek, içecek, film, kişi,vs düşündüm bu Pazar günü. Kafamın içinde dönüp duran düşüncelere ses kattım. Kenara not aldım:

Değeri Abartılanlar

  • Mac/iPhone: Bir pazarlama harikası. Epostaları sıfır virgül sıfır sıfır sıfır bilmemkaç saniye daha hızlı gelmesi hayatında hiçbir şey değiştirmeyecek, hatta epostalarını mobilde almasa ölmeyecek bir sürü kişi iPhone olmasa yaşayamam, diyor. Bakınız, akıllı telefon olmasa yaşayamam, değil; iPhone olmasa yaşayamamHele ki Mac. Grafiklere takla attırmayan kullanıcıların, hele ki blogger Instagram hesaplarının göz bebeği. Canon fotoğraf makinesi askısı gibi bir şey.
Görsel Pinterest'ten
  • Kill Bill: Bu filmin neyini beğeniyorlar, gerçekten anlamıyorum. Filmden, müzikten, fotoğraftan, oyunculuktan,vs anlamıyor olabilirim. O da benim ayıbım. İzlerim izlemesine, 4x'te izlerim. Zamanım kıymetli. 
  • Nutella:  Yine bir pazarlama harikası. "Türk fındığı kullanılmıştır." diyerek gururlanmamızı sağlamaya çalışıyorlar; ancak işin aslı şu: ülkeler arası siyaset sayesinde(!) Karadenizli fındık üreticilerinden üç kuruşa fındık alıyorlar. Nutellasız pazar kahvaltısı olmaz, fikrine ne ara ısındık; hatırlamıyorum. Ama zararlı; çok kilo yapıyor, çok.
  • Oscar/Akademi ödülleri: Neymiş efendim, Leonardo DiCaprio'ya ödül vermemişler. Vermesinler arkadaş. Adam böylelikle gönüllerin ödülünü aldı. Devlet sanatçısı değil, halkın sanatçı bir nevi. Böylelikle adamın Oscar'ı alıp almadığını takip eder olduk. Her filmi böylelikle gizli reklam yapar oldu. Çok uzak bir coğrafyada "Bu kez Oscar'ı almalı mı?" geyiklerine özne olmuyor mu!
Leonardo DiCaprio
  • Türk çayı: Global gurmeler arasında hiç de önemsenmeyen bir içecek olan demleme siyah çayı biz biraz abartıyoruz sanki. Geçmişsizliği bir yana, elektrikli demliklerde tadını iyiden iyiye kaçırdık. Muhabbeti bambaşkadır, o başka. (Ayy, benim mi Allah'ım bu çizgili kelimeler. İki demlik çay içiyorum günde. Bir neyi içtiğimizi bilelim paragrafıdır.)
  • Suni kürk: Gerçek kürkün yasaklı kelimeler olmasının nedeninin bilmemek olduğunu düşünüyorum. Kuzu eti yiyorsun, deri ayakkabı giyiyorsun; neden gerçek kürk kullanmayasın. Sana git de nesli tükenmekte olan bir hayvanı avla, işkenceyle kürkünü yüz, kendine yelek yap demiyoruz ki. İsmini duyunca çığlık çığlığa savunmaya geçen çenebazların illa ki suni kürk kullanmasını hiç samimi bulmuyorum. Bu çenebazlar yüzünden gerçek olmayan, plastik, kanserojen, suni kürke değerler değerler ve de değerler veriliyor. (Çenebaz yerine dırdırcı yazmak isterim)
  • Batı dizileri: Türkçe dizilerden hallice. Biraz(cık) fazla kaliteli. 5 yıl önce izlediğinizi hatırlamıyorsanız hiç değeri yok. Nihayetinde dizi. Bu kadar büyütmeyin.
  • 60 yaşını geçmiş her tiyatro oyuncusu: Bilmemkimden oyunculuk dersi aldım, deyip, kendisine oyuncu denmeye başlanan kişilerin bu kadar artmasının nedeni bu tiyatro oyuncuları. Yıllarını tiyatroya vermiş, yaşı ilerlemiş herkesin sanatçı olmadığı kesin. (Şarkı söyleyen, resim yapan, fotoğraf çeken herkese sanatçı denilen bir ortamda fazla mı üzerlerine gidiyorum.): )

Aslında akıntıda sürükleniyoruz. Yıllarca Edison, Edison derken, ne oldu da Tesla demeye başladık. 3 yıl sonra ne diyeceğiz acaba?
İnsan gerçekten hayret ediyor.

Hatırlatma: Bu listedekiler bir çırpıda aklıma gelenler. Her maddenin kötü (ya da çok kötü) olduğunu düşünmüyorum. Yaşama anlam ya da lezzet katan, bakış açısını değiştiren, belki yaşamımızı değiştiren nefis detaylar var içinde. Bu listeye eklemenin tek nedeni, değerleri gereğinden fazla abartılmaları.

Dipnot: Bu gece Oscar ödülleri sahiplerini bulacak. Umarım Leonardo DiCaprio almaz. Böyle böyle efsane olur. Taçsız kral gibi: Ödülsüz kral.
Yorum Yok

Pazartesi, Şubat 08, 2016

Yeni Nesil İnteraktif Kitapçı: Wattpad

Artık nesiller arasındaki fark basamakları üçer beşer atlayarak geçiyor. Ya da ben kendimi iyiden iyiden yaşlanmış hissediyorum.

Arka Arkaya Okunan Kitaplar Üzerine 

Güzün bizim neslin İstanbuldaki temsilcilerine bir kuzen daha eklendi. 3 yıl evvel yine bir Hıdırellez/Anneler Günü pikniğinde biralarımızı tokuştururken hangi bölümü yazması gerektiğini(!) tartıştığımız ve nihayet ikna ettiğimiz kuzenimiz ikna ettiğimiz bölümü okumak üzere İstanbul'a geldi; hoş geldi!
Yurda yerleştirmek, ilk gün yalnız bırakmamak, biraz da hava değişikliği olsun diye maaile İstanbul yollarına düştüler. Hafta sonumuzu şenlendirdiler. Henüz birkaç ay öncesinde bir masa etrafında toplanmış, ailenin farklı meslek ve yaş gruplarından bir sürü kişi bölüm ve puan belli iken; kampüslerin yerlerinden rektörlerin sosyal medya hesaplarına kadar inceliyor(The Stalkers!), üniversiteleri sıralıyorduk.
Bu inceleme ve sıralama günlerinde, 13 yaşındaki küçük kuzenim kitaplarıyla zaman geçiriyordu. Bir kitabı bitiriyor, diğerine başlıyordu. Hatta bir gün Kadıköy'de koca gün kitap aramak zorunda kalmıştık. Film izler gibi değil, dizi izler gibi kitap okuyordu çünkü. Sanki dizi sezonu biriktirmiş, bir hafta sonunu ayırmış.

Yeni Nesil İnteraktif Kitapçı: Wattpad

Wattpad

Bu kadar çok kitap okumasına bayıldım elbette. Biraz yakından incelemeye başladım. Kitaplar https://www.wattpad.com/ sitesinden/uygulamasında. Herkesin dilediği gibi yazı dolayısıyla kitap ekleyebildiği bir platform. Her yazarın kendine has tarzı var; örneğin bazı yazarlar metni bir kerede koyarken, bazı yazarlar seri halinde belirli günlerde ekliyor (Her Salı 19.00'da gibi, çok heyecanlı!). Yazar kitabı yazarken/yayınlarken gerçek birisini referans alabiliyor, onun fotoğraflarını kullanabiliyor. Beğenilen (ya da çok beğenilen diyelim) kitaplar yayınevlerince basılıyor. Aslında maraton burada başlıyor, özellikle Instagram'ı kullanarak -hayali- karakterleri takip etmeye devam ediyorlar. 

Dijital Dünyada Yazarlar ve Takipçileri

Dijital pazarlama dünyası dikkat kesmiş, popüler kitapları ve yazarları takip ediyor; mankenleri kendi koleksiyonunda kullanıyor, onları davet ediyor, imza günleri düzenliyor. 
Hem yazar, hem de takipçi açısından baktığımda, imrenmedim değil, elbette. Yayınevi peşinde koşmak yok, cesaret toplamaya gerek yok.
Benim gençlik romanları okumaya başlamamın üzerinden 14, belki 15 kez döndü Dünya Güneş'in etrafında. Yazın hayatının çok değiştiğini görüyorum. Hem olumlu, hem olumsuz yanları var elbette. İnternet gibi; bilgi çok, çöp daha çok. Doğru ve güzel bilgiye, güzel kelimelere ulaşmak kolay olduğu kadar, zor da.

Gençlik kitaplarının yayınlanma ve okunma yolları değiştiği gibi, içerikleri ve üslupları da değişmiş. Daha hırslı, daha karanlık, daha hoppa karakterler ve ağızlarında daha keskin kelimeler. Anlayış farklı, kültür farklı, felsefe farklı.
Biz 90'ların çocukları pek naifmişiz. Gerçi, bir üst nesile sorsanız, kendilerini bize karşı naif buluyorlardır.

Selamlar, 
Utku
Yorum Yok