Pazar, Kasım 10, 2019

Bloggerleri Öldürelim!

Mekanist'te belki ilk üyelerinden değildim; ama epey eski olduğumu da söyleyebilirim. Mekanist sayesinde çok mekanla ve şahane insanlarla tanışmıştım. Birtakım yemek önyargılarımı düzenlerken, yeni nesil blogger tayfasının ayak seslerini de orada görmeye başlamıştım. Mekanist'i, Dünyaca ünlü Zomato'ya satılmadan önce, bir tanıtım platformu olarak gören blogger ve IGerler tadım ve parti etknliklerine gelip biraz salınıp bolca fotoğraf çekip giderlerdi, sonra da bütün gece orada gibi yazı yazarlardı. Bu bizim gibi eski Mekanistlere ilginç gelmeye başlamıştı bile.  
Mekanist'e kayıt olma nedenim, benim gibi zevki olan birileri varsa öneride bulunmaktı. Bu blogu açma nedenim de bu oldu. Sitelerde Anadolu Yakasının En İyi 10 Meyhanesi içinde gösterilen meyhanelerin çoğunun çer çöp olduğunu düşünüyorum. Ne kaliteli ve ne özenli yemekleri var çoğunun. Malzemeyi herhangi bir yerden alıyorlar, hatta çoğu hazır meze yığıyor. Bu yazıları yazanlar popüler bulunan ve her şartta okunacak yazılar yazdığı için Internet çöp kutusuna dönüyor. Hayatında ikinci suşiyi yiyen gurme gibi üzerine yazı yazıyor. İki cins üzüm ismi söyleyemeyen şarap tadımcısı oluyor. 
Hadi bunları yapıyorsunuz, niye mekanları baskılıyorsunuz? Gitmeden önce haber veriyorsunuz? Hesap vermemek için şantaj yapıyorsunuz? 
*

IGer olmanın gereği Doğu Ekspresi 

Birkaç kıştır IGer mevzuatında varmış gibi davranılan Doğu Ekspresi fotoğraf/yazı/videoları var bir de. Geçtiğimiz yıl Boğatepe Köyüne üretici ziyaretine Doğu Ekspresiyle gitmek istemiştik, haftalarca bilet bulamamıştık. Bizim uçak gibi başka yollarımız da vardı elbette. Karslı bir arkadaşım, ailesinin yanına gitmek için bilet bulamadığını söylemişti. Keyifle yaşamak ilce tüketmek arasında farkı bu konuşmasında çok hissetmiştim. İlker Küçükparlak sitesinde, bilimsel bir bakış ve yalın bir anlatımla nefis toparlamış. Link burada.
*

Bir trend olarak Sıfır Atık

Renk İkindileri'ne yazmayı abartmamın sonucunda "Ee Utku yeter artık ekoloji yazıları!" dediğiniz için açtığım ve buraları öksüz bıraktığım Kentte Ekolojik Hayat blogu ve IG hesabı sayesinde tanıştığım kişiler başka bir trendin yansıması. Çöpsüz ev benim tekelimde değil; ama matara alan sıfır atık hesabı açmaya ya da mevcut hesaplarında bu paylaşımlar yapmaya başladı. "Herkes bir yerden tutsun işte rahat bırak insanları" diyebilirsiniz, ben de istediğimi yazarım, burası benim atıp tutma yerim. Pardon ama karton bardaklarla dolaşıp sıfır atık paylaşımları yapmasınlar! 
*

Trend kurbanı deyin, sosyal medya kurbanı deyin; değeri artarak balon bir piyasa oluşuyor ve asıl ihtiyaç sahipleri ulaşamıyor. Yeni medyanın sosyal medya olduğu kesin. (Benim de IGer arkadaşlarım var.) Bir yere gitmeden, bir karar vermeden söylendiğim bu platformlara muhakkak bakıyorum. Hatta yeni bir kelime, marka, mekan, vs duyduktan sonra ilk yaptığım hareket, IG'de aratmak. Söylenmemin nedeni, IGlerin bu yaptığının deneyim paylaşımı, hayattan zevk almaktan çıkıp tüketime dönmesi. Alaçatı'nın Bozcaada'nın tükenmesi gibi. Köy kahvaltısı diye Nutella eklenmiş 3. sınıf kahvaltıların ve kahvaltıcıların türemesi gibi. Bir sokakta üç kahveci olup, hiç lostra olmaması gibi. Sığ sözleri Oğuz Atay'ın yazdığını sanan, mantar gibi türeten dergiler gibi.
*
Bugün de bir grup insanı gömdüm, çok şükür.
Utku
Yorum Yok

Perşembe, Mart 07, 2019

Tiyatroda Zebercet

En sevdiğim yazarın en sevdiğim kitabının tiyatro uyarlamasını seyretmek hem keyifli, hem de zor oldu benim için. Hiçbir şeyi beğenmeme hastalığım bu sezon tiyatroda kendini çok gösterdi. Zebercet de bu sezonuma denk geldi. 

Tiyatroda Zebercet 

Yusuf Atılgan Ömer Kavur'un Anayurt Oteli filmi için "muallak" der. Kitabın önemli noktalarından olan sık sık geçmişe gitme filmde olmadığı için Zebercet'in yaptıklarının ya da yapamadıklarının nedenini bilemeyiz. Film tek başına çok iyi olsa da, kitabın yanında muallak kalır. Ben de Yusuf Atılgan'a katılıyorum. (Okur, yazara katıldı.) Oyunda da aynı muallaklık var. Zebercet sadece oyunun oynandığı yılda kaldığı için bazı davranışlarının nedenine inemiyoruz.
Örnek vermem gerekirse, kitapta konağın Anadolu tarihi ile bağlantılı bir karakteri vardır. Oyunda konak hiç yok. Ya da Zebercet'in Keçecizadelerle -hayal ettiği- ilişkisindeki bağlantılarla neden intihar ettiğini, gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının esrarını hatta esrarlarını, izlediği ve kendini içine aldığı mahkemeyi beklemeden intihar etmesini bu bağlantılarla öğreniyoruz, yorumluyoruz, anlıyoruz, anlıyor gibi oluyoruz. Sadece gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın üzerinde anlatılacak çeşitli hikayeler varken, bu bakımdan zayıf kalıyor. 
Oyun, bu bakımdan kitabın değil; filmin uyarlaması gibi olmuş.
Sadece kadınlarla değil; etrafındaki kimseyle ilişki kuramamasıyla karanlık bir taşralı erkek çizimi filmde verilmiş olmasına rağmen, oyunda verilememiş. Zebercet'i tanımasam neredeyse tontiş biri olduğunu düşüneceğim. Bir tiyatro oyununun beni muhakkak rahatsız etmesini, oyuna girmemle oyundan çıkmam arasındaki iki Utku'nun birbirinden farklı olmasını beklerim. Zebercet beni hiç rahatsız etmiyor. Yusuf Atılgan'ın taşralılara bakışını da yansıtamamış. Elbette burası tamamen benim yorumum, Zebercet'i mağdur olarak da verebiliriz; ancak mağduriyet durumunda da yine geçmişe ihtiyacımız olur.
Kitapta her pasajın birbirinden ayrı olmasının yanında, kitabın ayrıca bir bütünlüklü edebi kurgusu var ki edebiyatta bu zekayı nadiren görürüz. Oyun boyunca giyilen kıyafetlerle oyunun başı ile sonunu birleştirmelerini bu bütünlüklü bakış açısına benzettim ve çok sevdim. Keşke 22 günde giyinseydi, bize sayıları da verseydi.
Kedi sahnesi, kitap ve filme göre daha çok etkiledi. Kedi sahnesi (sahneleri) çok kişiye göre anlamlı olsa da, benim için öykünün en zayıf yerlerinden birisiydi. Yusuf Atılgan kitabı yazarken fare dadandığı için kediyi eklediğini söylemiş bir dostuna, ben ikna olmuştum. (: Oyunda ise yüksek sahnelerden biri geldi bana. 
Sahne geçişlerinde Zebercet olarak geçmesini de çok sevdim. 
*
Bir Yusuf Atılgan hayranı olduğum için uyarlama oyunu beğenmem elbette ki kolay olmayacaktı.  Hikayenin kendisi zaten etkileyici. Halil Babür çok iyi oyuncu.
Seyredilir mi? Evet.
*
Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli’nden Uyarlayan: Firuze Engin
Yöneten: Kerem Ayan
Dramaturji: Mehmet Ergen
Müzik: Süleyman Erol
Oynayan: Halil Babür

#tiyatroiyidir 
Yorum Yok

Perşembe, Ocak 31, 2019

Dünyada Karşılaşmış Gibi

Berkun Oya ve Krek Tiyatro'yu özlemişiz. Oyunu duyar duymaz koştuk, gittik. Tüm sezon Volkswagen Arena'da oynayacak oyun için yaka değiştirdik, her kent dışındaki salon gibi zahmet ettik. 

Dünyada Karşılaşmış Gibi 

Berkun Oya'nın yazıp yönettiği Dünyada Karşılaşmış Gibi, bir karakol binasının iki zıt tarafında geçiyor. Oyuncular her iki perde de aynı oyunu oynuyor, seyirciler her perdede bir tarafını seyrediyor. Sahne düzeni değişmezken, seyirci ikinci perde de diğer tarafa (bloğa) geçiyor.
Salona girer girmez camekan ve sandalyelerdeki kulaklıklar dikkat çekiyor. Son zamanlarda sıkça karşılaşmaya başladığım seyirci koltuklarının iki ayrı blokta, sahneyi arasına aldığı düzen, burada da var. Bu kez farklı olarak sahne bir camekanın içinde kalıyor. Bu nedenle oyun kulaklıkla dinleniyor. Alternatif ve farklı bir deneyim olması bakımından epey iyi olduğunu söyleyebilirim.
Dünyada Karşılaşmış Gibi
Dünyada Karşılaşmış Gibi
Camekan içindeki ses harikaydı. Uzun süre camekanı incelememe rağmen mikrofon göremedim. Yutkunmaları bile duyduğumuz çok gerçekçi bir ses sistemi vardı. Uzun bir süre, evvelden kaydedilmiş bir sesi bize verdiklerini de düşündüm, hatta buna inandım, ne iyi senkronize oluyorlar diye düşündüm. Zaten hala bu sorumun cevabını bilmiyorum.
Ses sistemi, camekanın içindekilerin sesi dışarıya vermesi bakımından ne kadar iyiyse, iki seyirci bloğunun seslerinin birbirine karışması bakımından o kadar kötüydü. Bu da sürekli dikkatimizin dağılmasına neden oluyordu.
Öner Erkan şahaneydi. Oyunculuğu mest etti. Gözümüzü ondan alamadık. Zaten oyunlarıyla lezzet veren bir kadroya hiç diyecek lafım yok. Sahnede öyle dursalar bile, seyredilirler. 
Berkun Oya bu kadar iyi fikri bulunca içeriğe pek özen göstermemiş gibiydi. Metinde zekice hiçbir şeye rastlamadım. O kadar imkanı olmasına rağmen üstelik. İki sahneyi aynı anda görebildiğimiz aralıklar, diğer tarafta neler olduğunu merak ettirip ikinci perdede seyrettiğimizde zekice bir karşılık verebilirdi. Hiç olmadı. 
Her karakterin hikayelerinin üzerinde ayrı ayrı durma çabası nafileydi. Metin epey zayıftı. Özellikle Fatih Artman'ın uzun konuşması (tirat diyemeyeceğim) tam bir dizi repliğiydi. Sıradan hikayelere oturtulmuş nice şahane tiyatro oyunu varken, bu kadar özensiz bir Berkun Oya oyunuyla karşılaşacağımı düşünmemiştim. 
İlk 20 dakika sadece perdeye yansıyan bir şeyler izlediğimiz için "film izlemek isteseydim sinemaya giderdim" diyerek söylendim içimden. 
Okan Yalabık'ın gözünden akan yaşı görünce, ne kadar gerçek, diye düşündüm. Ee zaten gerçekti, tiyatro oyunuydu. Bana tiyatro hissiyatı vermedi ki bu kadar basit şeye şaşırdım.
Tiyatro deneyimi olarak tahmin etmemekle birlikte, artık sinema+tiyatro deneyimini birlikte yaşayacağımız ortada. Bu bakımdan belki benim de alışmaya başlamam gerek. Sinemada interaktiflik yapılırken tiyatroda dijital olacak tabii.

Künye

  • Yazan, Yöneten: Berkun Oya  
  • Yapımcı: Nisan Ceren Göknel  
  • Oyuncular (alfabetik sırayla):
    • Alican Yücesoy
    • Defne Kayalar
    • Fatih Artman
    • Okan Yalabık
    • Öner Erkan
    • Serkan Keskin
    • Settar Tanrıöğen
  • Sahne ve Kostüm Tasarımı: Berkun Oya
  • Işık: Cem Yılmazer
  • Dekor Uygulama: Muhtar Pattabanoğlu
  • Prodüksiyon Sorumlusu: Evrim Zeybek
  • Proje Asistanı: İrem Avcı
  • Teknik Sorumlu: Emrah Altıntoprak
  • Ses Tasarım ve Uygulama: Hakan Atmaca
Sevgiler,
Utku
Yorum Yok