Çarşamba, Ağustos 01, 2018

16. Kadıköy Belediyesi Tiyatro Festivali Başlıyor

Her sezon olduğu gibi, Temmuz'un garipliğinde yaşarken Ağustos geldi, çattı. Gerçi Mayıs sonu biten sezon, bu kez Haziran'a sarktı, ki pek memnun olduk. Yine de serin parklarda festival başka. 
Genellikle her sene festivalde programı doğru tahmin ediyordum. Bu kez yanıldım. Sürpriz oyunlar ve tiyatrolar ile karşılaştım ve çok hoşuma gitti.

Etkinlik Programı 


  • 02 Ağustos2018  Perşembe “Bir Delinin Hatıra Defteri” Dostlar Tiyatrosu (10+)
  • 03 Ağustos2018 Cuma “İstila”   B Planı (13+)
  • 04 Ağustos2018 Cumartesi “Masal Irmaklarında”   İstanbul İmpro  (10+)
  • 05 Ağustos 2018 Pazar “İtaatsizler” Kaptan Yapım (7+)
  • 06  Ağustos 2018 Pazartesi “Enver Aysever” Sgm Yapım (8+)
  • 07 Ağustos 2018 Salı “Hüzzam” Prinkipo Sanat (7+)
  • 08 Ağustos 2018 Çarşamba “Aşk Dersleri” Kollektif Sahne (14+) yorum burada
  • 09 Ağustos 2018 Perşembe “Mutluyduk Belki Bugüne Kadar” Two Two Yapım (18+)
  • 10 Ağustos 2018 Cuma   “Bunu Ben de Yaparım” Dot Sahne (14+) yorum burada
  • 11 Ağustos 2018 Cumartesi “Hamlet” Moda Sahnesi (12+) yorum burada
  • 12 Ağustos 2018 Pazar '' Hayvan Çiftliği '' Altıdan Sonra Tiyatro ve  Tiyatro D22 Ortak Yapımı (13+)
  • 13 Ağustos 2018 Pazartesi “Ev’vel Zaman”  Yapım: Gülce Uğurlu. 2016 Tiyatro Festivali Ortak Yapımı (11+)
  • 14 Ağustos 2018 Salı “Sevgili Arsız Ölüm - Dirmit” Tiyatro Hemhal (12+)
  • 15 Ağustos 2018 Çarşamba “Düşperest” Taşra Kabare (15+)
Seyrettiğim ama yazmaya fırsat bulamadığım oyunlar da var. Bilhassa "Sevgili Arsız Ölüm - Dirmit"i bi' daha, bi' daha seyrederim. Tavsiye üzerine gidip niye daha önceden gitmediğimi anlamamıştım. "Seyyar Sahne ne yapsa severim" kategorisinden bile seyretmeliydim. 
Kadıköy için tiyatro zamanı, koşun dostlar. Detaylar için buraya bakabilirsiniz.
(Bu gedenliği çok boş bırakmışım.)
Utku
Yorum Yok

Perşembe, Şubat 22, 2018

La bu Y kuşağı size ne etti gardaşım?

Geçenlerde bir arkadaşım odama "Sana bi' şey göstericem ehuerhe" diye geldi. Linkedin'de ortak bir tanıdığımız bir X-Y kuşağı karşılaştırma tablosu paylaşmış. Paylaşım amacı, X kuşağının ne kadar muhteşem bir kuşak olduğunu göstermek belli ki; yönetebiliyorlar, çalışıyorlar, seviyorlar, sayıyorlar, anlayışlılar, sadıklar, güzeller, ışık saçıyorlar, parlıyorlar, bambaşkalar... Elbette biz Y kuşağının iki neferi olarak uzun süre alay ettik. Masa başında alay ettik, yetmedi mesajlaştık, o da yetmedi sigara arasında, oo biter mi yemekte.. En son eve dönüş yolunda alay edip konuyu bir sonraki buluşmamıza kadar kapattık. 
Aradan birkaç hafta geçti; ara ara aklımıza gelir, güleriz. 
İllüstrasyon brokelyn.com 'dan

İş Hayatı ve Kaygılar

Tabloda yöneticilik, sadakat, uyum, teknoloji kullanımı gibi özellikler üzerinden X ve Y kuşakları karşılaştırılmış. Teknoloji kullanımı dışında tüm özellikler -ki toplumun olumlu bulduğu özellikler- X kuşağının lehine.
X kuşağı Linkedin'deki o tablodan bolca paylaşıyor. Yönetici olmak için yeterli kıdemi olmayan Y kuşağının yöneticilik yeteneğinin -vasfının- olmadığını hangi veriye göre ölçümlediklerini merak ediyorum doğrusu. Kaldı ki, Y kuşağı, X kuşağına göre daha erken yaşta kendi işini kuruyor. Aynı merak, çalışmaya henüz başlamamış olan Z kuşağının çalışmaya uygun olmadığını ölçümlediklerinde de var. 
Korkuyorlar, anlıyorum. Para harcamaya ve çalışmaya başlamayan Z kuşağına "Nasıl satış yaparız?" seminerleri çoktan başladı bile. Görmezden gelemedikleri ama hiç anlam veremedikleri bir kuşağa sesleniyorlar. Seslenirken de hor görmeyi ihmal etmiyorlar, ki asıl sorun bu.

Biz baskılama biçimi olarak: Deneyim

Bazen "anne olunca anlarsın", bazen "sen gelirken ben dönüyordum", bazen de "canım biz onu daha önce düşünmüştük" ile önümüze çıkan deneyimciler, biz olmak nedir bilmiyorlar. Zaman ve mekan bağımsız düşünmeyi, şartlar değiştikçe yeniden denemenin, gerekirse hata yapmanın kıymetini anlamıyorlar. Düşünceli davrandıklarını sanıyorlar, ama tıpkı bilgi ve deneyim gibi acımasızlar. Kek yerken de karşımıza çıkan bu X kuşağı, toplantı odasında da var, sokaklarda da. 

Yazılı Olmayan Kent Kuralları ve Benmerkezcilik

Kendinden sonraki kuşakları çok benmerkezci olmakla suçluyorlar. Çalışkanlık, sorumluluk sahipliği, yöneticilik, sadakat gibi özellikleri bir yere kadar anlayabilirim; ama benmerkezci, bencil olmayı anlayamıyorum.
Söylenmeye trafikten örnekle devam edeyim: Kadıköy'de çalışıyor, yaşıyor, oturuyor, yiyor ve içiyor olmamdan mütevellit sokaklarını pek bilirim. Fahri fahri trafik müfettişi olarak kaldırımdaki araçları indiriyorum, inat ediyorum, başlarında bekliyorum. Bu esnada kaldırıma araç park eden bir X kuşağıysa aracı indirmemek için kendince güzel, ama oldukça çirkin, direniyor. "Tatlım, beş dakika sonra gideceğim." diyor. "Tatlım, Canım, Bilmemnecim" gibi baskılama kelimelerini mutlaka kullanıyor. Kural yok, kendi ve daha önemlisi çocuğu dışında kimse yok. 
Ya da metroda boş koltuğa oturmak için sıranın önüne geçebiliyor. Hata yaptığını anlamazdan gelebiliyor. "Tatlım, sen otur, aşk olsun." diyor mesela. Sanki tek derdimiz onun o boş koltuğa oturmasıymış, sıranın önüne geçmesiymiş gibi anlamazdan geliyor.
*
Sadakat ile konfor alanının, teknolojiye uyum sağlama ile teknolojiyi kullanmanın arasındaki farka girip daha da söylenmeyeceğim.
Ancak Y kuşağının müzik gruplarının, müzisyenlerin, tiyatroların, dergilerin, kafelerin vs başka bir şey istediğini, istemekle kalmayıp aradığını görmezden geliyorlar. Y kuşağı kahvehanenin duvarlarını siyaha boyuyor, burası tiyatro sahnesi diyor, perdeye ihtiyacım yok diyor. Hikayeciler yayıncıya gerek duymuyor, blog açıyor, kağıda yazıp durağa bırakıyor. Müzisyenler Youtube kanalı açıyor, sokakta gitarını eline alıyor, yüz binlerce takipçisine müzik yapıyor. Müzik grubuna Kaç Canım Kalmış, Yüz Yüzeyken Konuşuruz, Büyük Ev Ablukada gibi isimler koyuyor. Yasaklara karşı kafelerde tiyatro oyunu okuyor. Teknoloji ile ilişkisi burada, video çekip Twitter üzerinden yayınlıyor. Y kuşağı tiyatro sahibi ekibine, tiyatro yönetmeni seyircisine sahip çıkıyor, o varken ben varım diyor. 
*
Bunları yazarken aklıma, yıllar önce İzmir'de tanıştığım İtalyan kesim takımlı janti BB kuşağının bir neferi olan abi geldi. Ben henüz lisedeyken -ya da en fazla üniversiteye geçmişimdir- yeni neslin ne kadar kötü giyindiğinden bahsediyordu. Diyordu ki, "Çok şık bir eteğin altına spor ayakkabı giyiyorlar, olmaz." Niye olmayacağını anlamamakla beraber, peki demiştim, hatırlıyorum. Peki. Öyle olsun. Sensin. 
Bırakın tayyör altına sneakers giyelim. 
*
Katıldığım bir seminerde coğrafya itibariyle BB, X, Y, Z kuşağı diye adlandırmamızın hatalı olduğunu, Türkiye'nin bir darbeler ülkesi olması nedeniyle, 70liler, 80liler, 90lılar demenin daha doğru olduğu konuşulmuştu. Hak vermemek elde değil elbette. Bir taraftan da kuşakları nüfus cüzdanına bağlamıyorum. Kendimi bir başkasından ayırma gayretinde hiç değilim. Hele ki istatistiklikler direkt beni işaret etse de, kendimi muhteşem "Gezi gençliğini" üzerime tamamen alamıyorum.
Yazıyı kapatıyorum. 
Tatlı Utku der ki: Başka türlü bir şey Y kuşağının istediği.
Biraz sıkılmış Utku der ki: Gölge etmeyin, başka ihsan istemeyiz.
Delirttiğiniz Utku der ki: SA NA NE!
(ki, delirmekten vazgeçme)
Utku
Yorum Yok

Perşembe, Şubat 01, 2018

Baba Sahne'den Kanlı Komedya Caligula

Kadıköy tiyatrolarına güç katan Baba Sahne'nin 3. oyunu Kanlı Komedya Caligula 2017 Aralık'tan bu yana sahnede. Ragıp Yavuz ve Barış Dinçel'i görmemle, neredeyse sahnelenir sahnelenmez, koltuğuma oturdum. Ve yanılmadım. 

Kanlı Komedya Caligula

Türkiye tiyatrosunun çok sevdiği Stefan Tsanev'in yazdığı Kanlı Komedya Caligula'nın, Levend Öktem, Ahmet Saraçoğlu, Ecem Üstündağ, Pınar Coşkun'dan oluşan oyuncu kadrosu da seyirciyi sahneye çekiyor. 
Kanlı Komedya Caligula
Kanlı Komedya Caligula
Oyun, halka, soylulara hatta ailesine türlü eziyetler yapmasına rağmen, biat etmeye devam etmeleri nedeniyle kendisinden yeteri kadar nefret etmediklerini düşünerek vahşetin, sapkınlığın ve baskının dozunu giderek artıran Caligula'yı anlatıyor. Caligula delirmenin de sınırlarını zorluyor. 
Bu sezon III. Richard rolüyle Yiğit Sertdemir'den nefret ettiğim kadar, kimseden nefret etmem sanmıştım; ama Caligula rolüyle Ahmet Saraçoğlu yetişti. Hangisinden daha fazla nefret ediyorum, bilmiyorum. Ahmet Saraçoğlu, tiyatronun imkan verdiği büyük büyük oynamayı kullanmış; ama ölçüyü tutmayı da başarmış. Abartılı oynadığını hiç düşündürmüyor. 
Levend Öktem'i seyretmeyi çok seviyorum. Cladius rolüyle, sinir olduğum "usta oyuncu" kontenjanından değil, oyunu götüren müthiş bir temel olmuş.
Ecem Üstündağ'ı ilk kez seyrettim. Mnester rolü, hem üzerine yazılan metin ve fikir, hem yönetmenin bakış açısı, hem de Ecem Üstündağ'ın yorumu çok başarılı olmuş. Halkın suskunluğu, kabul etmişliğini şahane vermişler. Burada sevmediğim kısım; Mnester'i biz seyircilerin halka benzetmesi yeterliydi, oyunda üzerine basılarak söylenmesine gerek yoktu.
Ancak en iyisi Caligula'nın atı rolünde Pınar Coşkun'du. Kostümü, makyajı ve performansı ile gözümü alamadım. Başka sahnelerde bile onu seyrettim. Bayıldım. 
Kanlı Komedya Caligula
Caligula'nın atı rolüyle Pınar Coşkun

Barış Dinçel'in Sahnesi

Tiyatronun hem en iyi hem de en kötü yanı, anlık olması. Seyirci, hem zaman, hem de coğrafyadan dolayı çokça oyun kaçırıyor. Bedia Muvahhit'i hiç seyredemedik sahnede örneğin. Bir taraftan da en iyi yanı anlık olması. Seyirci varken tiyatro var. Sinemanın bir parçası değilim, sinema bana bağlı değil. Ancak tiyatronun parçasıyım.
Barış Dinçel ile aynı dönemde, aynı şehirde yaşadığım için kendimi çok şanslı hissediyorum. Kendisi, Türkiye tiyatrosunun başına gelmiş en iyi şeylerden. Onun sahne tasarımını yaptığı her oyunda, sahneyi uzun uzun inceliyor, olabildiğince detayı zihnime kazımaya çalışıyorum.
Oyun, sahneden taşmış, koridorlar hatta koltuklar bile oyunun bir parçası olmuş. Caligula ile farklı bir yılda yaşamamız, farklı tarz kıyafetler giymemize rağmen biz seyirciler de oyunun içindeydik. 
Işık ve müziğin de yardımıyla sade olan tasarım oldukça görkemli görünebilmiş. 
*
Kanlı Komedya Caligula afişi
Kanlı Komedya Caligula afişi 

Bu oyun üzerine yazmakta oldukça zorlandım. Sahne tasarımı, kostüm tasarımı, yönetim, ışık tasarımı, her bir oyunculuk, metin; hepsi ayrı ayrı çok iyiydi. Hiçbirinin hakkını yemek istemedim. Bir taraftan da Ragıp Yavuz ve Barış Dinçel'e olan hayranlığım ve siyasi baskının apaçık önümüzde olduğu günlerde bu metin nedeniyle duygusal davrandığımı, beğenimi abarttığımı düşünerek kendimi frenledim. Ancak bir daha, bir daha seyretmek istediğim, bu sezonun iyi işlerinden. 
Ragıp Yavuz'u çok özlemişim. 
Sevgiler,
Utku

Künye:

  • Yazan: Stefan Tsanev 
  • Çeviren: Hüseyin Mevsim 
  • Yöneten: Ragıp Yavuz 
  • Sahne ve Kostüm Tasarımı: Barış Dinçel 
  • Işık Tasarımı: Yüksel Aymaz 
  • Müzik: Can Şengün 
  • Koreografi: Yasemin Gezgin 
  • Görsel Efekt Tasarımı: Berkay Yiğitaslan 
  • Yönetmen Yardımcıları: İdil Trabzonlu, Ali Osman Böcekçioğlu, Nesrin Kahveci 
  • Oyuncular: Levend Öktem, Ahmet Saraçoğlu, Ecem Üstündağ, Pınar Coşkun




*Fotoğrafları Baba Sahne Instagram sayfasından aldım.
Yorum Yok

Cuma, Ocak 26, 2018

Vanya, Sonya, Maşa ve Spike

Vanya, Sonya, Maşa ve Spike

Vanya, Sonya, Maşa ve Spike, isimlerini entelektüel ebeveynlerinin sevgisi nedeniyle Çehov karakterlerinden alan ve isimleriyle yaşayan birbirinden farklı üç kardeşin ve etrafındakilerin bir hafta sonunda hikayesi. 
Vanya, Sonya, Maşa ve Spike
Sonya, Vanya ve Maşa
Amerikalı yazar Christopher Durang oyunda, küçük yaşta evlatlık alınan ve kendini ailesine adayan Sonya ve ebeveynlerinin entelektüelliğinin altında ezilen ve kendi birikimini gizleyen nahif Vanya'nın yaşadığı göl kenarındaki taşra evine, istediği oyunculuk kariyerini yapamayan ama popüler bir oyuncu olan kardeşleri Maşa ve Maşa'nın genç ve sığ sevgilisi Spike'nin gelmesi ve komşuları genç ve derin Nina ve pisişik güçleri olduğunu iddia eden garip ve eğlenceli yardımcıları Kassandra ile geçirdikleri hafta sonunu anlatıyor. Her bir karakterin altyapısı çok iyi oturtulmuş, etraflıca düşünülmüş.
Oyun mutsuz hayatını kabul eden taşra ile kent çarpışması. Yaklaşık 2,5 saat olan süresine rağmen, bir an sıkmıyor. Kahkahalarla değil kıkır kıkır güldürüyor, bir taraftan da hem tekdüze taşra hem de plastik kent hayatının kendine has mutsuzlukları ile boğuyor. 
Aile sıcaklığı fikrinin yanı sıra karakterlerin başına aile içinde ve sayesinde kötü şeyler gelmemiş olmasının minneti ve yarattığı sıkıcılık / ortalamalık / tekdüzelik de eklenmiş. Özellikle Sonya kendisi ile kendince "hayatı bitmişken" hesaplaşırken, seyirciyi de düşündürüyor.
Oyunda karakterlerin isimleri dışında, Üç Kız Kardeş, Vişne Bahçesi, Martı gibi Çehov oyunlarına, sözlerine ve hatta oyun kurgularına göndermeler var. Satır aralarında kalan göndermelerin yanı sıra, alenen gönderilen selamlar olduğunu da söyleyebilirim. Hatta bu aleni selamlar lüzumundan fazla. Bu kadar Çehov etrafında dönen bir metne rağmen, hakkında bilgi sahibi olmayan bir seyirci de oyundan zevk alır. 
Vanya, Sonya, Maşa ve Spike
Vanya, Sonya, Maşa ve Spike

Sahne düzeni ve localar

Oyunu Baba Sahne'de, locada seyrettik. Sahne düzeni ön localara uygun değildi, her iki tarafta da bulunan uzun bitkiler görüş açısını epeyce kapatmıştı. Oyunun bir kısmını hiç görmedik. Radyo tiyatrosu gibiydi. Sanırım Nina'nın molekül performansı iyiydi, pek göremedik.

İtirazım var

Sürekli özlem duyulan "geçmiş" üzerimizde öyle bir baskı kuruyor ki, hiç görmememize rağmen savunucuları olduğumuz zamanlar bile oluyor. Sanırım akıl yakın tarihten kötü, uzak tarihten iyi anıları tutuyor. Üzerinden bir zaman geçince kötü anılar siliniyor. Yapmayın etmeyin "eski" arkadaşlar, her "yeni" çiğ değil. Gençlerin üzerinde bu kadar gitmeyin. Yaşlılar artık, saygısızlığı gençlikle bire bir ilişkilendirmekten vazgeçsin. Vanya'nın klişelerle dolu tiradını sevmedim.
*
Amerikalı oyun yazarlarına karşı önyargımı görmezden gelemem, her oyuna bacak bacak üstüne atıp, hadi bakalım yapabilmiş misin diyerek başlıyorum, ben kimsem. Sanırım biraz da bu yüzden ailecek seyredilebilecek klasik bir oyun olduğunu düşünüyorum. Başka bir yönetmen ve başka bir oyuncu ekip olsa, vasat olabilecek kritik bir oyun olduğunu bile söyleyebilirim. Tiyatro Pera'nın güçlü kadrosunu konuk oyuncu Tilbe Saran ve Şerif Erol, konuk yönetmen Yücel Erten daha da güçlendirmiş. 
*
Amerikalı bir yazar Rus bir yazarın yazı ve sözlerinden uyarlama ve derleme yapıyor. Sanat ne güzel şey, ne kadar Dünyalı. Belki bir gün Yusuf Atılgan'ın yazı ve sözlerini de Dünyanın başka bir yerinde seyrederiz. 
Belki bir gün,
Utku

Künye:

Yazan: Christopher Durang
Çeviren: Nesrin Kazankaya
Yöneten : Yücel Erten
Dramaturgi: Şafak Eruyar
Dekor: Başak Özdoğan
Kostüm:Fatma Öztürk
Yön. Yardımcısı-Işık: Zeynep Özden
Oynayanlar:
Vanya: Şerif Erol
Sonya: Tilbe Saran
Maşa: Nesrin Kazankaya
Spike: Doğan Akdoğan 
Kassandra: Başak Meşe
Nina: Gamze İpek


Görseller http://tiyatropera.com/ sitesinden.
Yorum Yok

Pazartesi, Ocak 08, 2018

Bu Suça Ortak Olmayın

Hatırlarsanız, yıkılmaması için mücadele verilen Emek Sineması yıkıldıktan sonra yapılan Grand Pera AVM içine inşa edilen tiyatro sahnesine Emek Sahnesi ismi verilerek kurnazlık yapılmaya çalışılmıştı. Bu da yetmiyormuş gibi, Emek Sahnesi, Emek Sineması, Emek Salonu isimlerinin haklarını alan Grand Pera, Kadıköy'deki Emek Sahnesi'nin ismini mahkeme kararı ile değiştirmesini istemişti. En nihayetinde Emek Sahnesinin ismi Kadıköy Emek Tiyatrosu olarak değişti. Mesele sakinledi. 
Kadıköy Emek Tiyatrosu sahibi Pınar Yıldırım o dönemde Tiyatrokare ile Fosforlu Müzikali'nde bir sezon oynamıştı. Tiyatrokare ikinci sezonda, alay eder gibi, Grand Pera Emek Sahnesi'nde oyun koymuştu. Pınar Yıldırım kadrodan bu nedenle ayrıldı -ayrılmak zorunda bırakıldı-.
Fotoğrafın sahibini bulamadığım için üzgünüm, bulur bulmaz ekleyeceğim.
Grand Pera Emek Sahnesi benim için yasaklı; ara sıra hangi ekipler oynuyor diye bakıp o oyunları kara listeye alıyorum.
Artı Sahne, Grand Pera Emek Sahnesinden daha bir yasaklı benim için. Sami Yen arazisinin kullanım hakkından feragat eden Galatasaray yöneticileri ve buna zorunlu bırakan devlet yetkilileri, önce Galatasaray taraftarına, sonra Mecidiyeköy'de nadir bulunan (artık hiç bulunmayan) afet toplanma yerini elinden alarak halka büyük haksızlık etti. Devlet, oraya bakabilsin diye yıllar önce Galatasaray yöneticilerinin sattığı araziyi, şaibeli ilişkileri olan Torunlar GYO'ya devretti. Torunlar GYO, çalışan mühendislerin  ve uzmanların uyarılarına rağmen işçi güvenliğini hiçe sayarak çalışmalarına devam etti. En nihayetinde 2014'te on bir işçinin can verdiği iş cinayeti yaşandı. Asıl suçlular yargılanmadılar ve olan yine -yakası mavi olsun, beyaz olsun- işçilere oldu. Galatasaray taraftarının hala saygı duruşuna geçtiği Sami Yen, anısı değil arazisi, artık bir bir mezar yeri; Torun Center bir mezar yeridir. 
Torun Center içindeki tiyatro sahnesi Artı Sahne'de oyunlara gitmiyorum; ara ara kimlerin oynadığına da bakıyorum. Geçtiğimiz sezonun en sevdiğim oyunu Joko'nun Doğum Günü'nü sahneleyen Yolcu Tiyatro'nun uzun süredir beklediğim yeni oyunu Kürklü Venüs'ü programda görünce, oyundan tamamen vazgeçtim. Artı Sahne'de oynadığı sürece Kürklü Venüs'ü Baba Sahne'de de seyretmeyeceğim.
"Bu oyunlara gitmiyorum, tamam da; sadece ben mi?" derken karşıma çıkan yazıda yalnız olmadığımı görmek beni çok mutlu etti. Moda Sahnesi'nin haklı isyanı görmezden gelmeyip programdan çekilmesi de, bize umut saçtı.
Tiyatrolar ve organizasyon firmaları orasının mezar yeri olduğunu bilmiyor olamaz; aksi halde Torun Center Artı Sahne yerine Mecidiyeköy Artı Sahne yazmazlardı.
Ben de The Mahmut ve Politeknik'e destek veriyorum ve gerçekten değer verdiğim Yolcu Tiyatro'ya, İstanbul Halk Tiyatrosu'na, Oyun Atölyesi'ne ve Mam'art Tiyatro'ya çağrıda bulunuyorum: Artı Sahne'de oyun oynamayın, bu suça ortak olmayın.
Sami Yen yıkıldığından beri Galatasaray taraftarı orada hep saygı duruşunda; şimdi halk ve tiyatrolar saygı duruşuna geçmeli. Mezarlıkta sahne olmaz. 
#BuSuçaOrtakOlmayın 
Utku
Yorum Yok