Pazartesi, Aralık 26, 2016

Afife ile Bedia Aynı Sahnede: Hayal-i Temsil

Doctor Who'nun 5. sezonunun 10. bölümde Doktor, Van Gogh resimlerinden birinde bir aksilik sezer ve Amy ile birlikte o resmin yapıldığı tarihe bir yolculuk yapar. Bu yolculuk ile Van Gogh'un acı dolu hayatına girer. Yolculuğunu sonunda Van Gogh'u bir on dakikalık da olsa ne kadar sevildiğine inandırmak için onu bu güne çağırır ve hazırlıksız bir sevgi selinin içine atar. İzlediğim en iyi dizi bölümlerinden biri olan bu bölüm bilim kurgu da olsa gerçek olabilecek gibi mutlu etti beni. Bir şansım olsa ben de Van Gogh'u çağırırdım.

Tiyatronun Güçlü Kadınları Afife ve Bedia

Doctor Who'nun bu bölümünü izlediğimde Van Gogh değil de, Afife Jale olsa nasıl olurdu diye düşünmüştüm. Henüz 18'inde bile değilken sisteme ve ailesine kafa tutan, müthiş-cesur, bir o kadar yalnız, daha doğrusu yalnızlaşan o genç kadına, Afife Jale'ye gitsem, onu kadar sevdiğimizi anlatsam, sarılsam ona. Yıllar geçtikçe onu ve cesaretini daha çok takdir ettiğimizi, en büyük rol-modellerimizden olduğunu söylesem. 
Afife ile Bedia
Afife Jale kadar cesur bir başka müthiş-kadın Bedia Muvahhit'in hikayesi de bir o kadar etkileyici. "Türkiye'den neden Dünya sanatçısı çıkmıyor?" gibi halt etmiş yorumlarda boğulmuş herkesin Bedia Muvahhit'in hikayesine girmesini, onu tanımasını ve aslında nasıl da Dünya sanatına ulaştığımızı görmesini isterim.
Benim için ancak keşke olabilecekler, bir metin yazarının elinde şahane bir metine dönüşmüş. Yeni neslin en yaratıcı yazarlarından Ahmet Sami Özbudak hayal etmiş, Hayal-i Temsil ile Afife ile Bedia tanıştırmış, aynı sahnede dans ettirmiş.
Oyunun en çarpıcı sahnesinin ilk perdenin kapanışı ile güzel bir virgül atan Othella sahnesi olmuş gibi geldi bana. Açıkçası sarsıldım. Yalnızca ben değil, tüm Kadıköy Haldun Taner Sahnesi seyircileri sahneyi soluksuz seyrettik.
Her fırsatta Türkiye tiyatrosunun son zamanlarda başına gelmiş en iyi şeylerden olduğunu düşündüğüm Yiğit Sertdemir, karakterden karaktere atılırken oyunu şahane oyunculuğuyla taçlandırmış. Kendisi iyi oyunculuğunun dışında, tiyatroya çalışkanlığıyla çokça emek veren, kısa zamanda çok iş yapmış, tiyatronun geleceğine dair büyük umut veren önemli birisi.
Yiğit Sertdemir, Hümay Güldağ ve Şebnem Köstem'in iyi oyunculuklarının dışında tiyatronun kadın oyuncularının başarılı bir belgeseli olmuş.
Oyunun tek itirazım Selahattin Pınar ve Afife Jale aşkını beklediğim hislilikte vermemiş olması. Daha çarpıcı, daha sarsıcı, daha ihtişamlı olmasını beklerdim. Onlarınki belki de gelmiş geçmiş en büyük aşk. Onların aşkı sadece tiyatro sahnesinde değil; beyaz perdede de olmalı. Hüngür hüngür ağlatan, sulu bir filmle değil; insanın böbreğine kadar işleyen, beynini allak bullak eden bir şahesere dönüşmeli. 
***
Her ne kadar, zaman doğrultusunda Afife ile Bedia'nın aynı sahnede olabileceğini düşünsem de, tarihin akışının da değişmesini istemem. Öyle ya anlık acılar sanatın en etkili nedenlerinden biri. Belki de bu dünya, tüm paralel evrenlerin sanat merkezidir. 

Künye:
Yazan: Ahmet Sami Özbudak
Yöneten: Yiğit Sertdemir
Dramaturgi: Sinem Özlek
Kostüm Tasarımı: Nihal Kaplangı
Işık Tasarımı: Cem Yılmazer
Müzik: Tuluğ Tırpan
Koreografi: Cihan Yöntem
Efekt: Kadir Arlı
Kukla Uygulama: Candan Seda Balaban (*Hayranıyız)
Yönetmen Yardımcıları: Seda Fettahoğlu, Özgün Akaçça, Ayşecan Tatari
Oyuncular: Hümay Güldağ, Şebnem Köstem, Yiğit Sertdemir

Tiyatro çığırtkanlığı: Zihni Göktay, Toron Karacaoğlu
Dahiliye Nazırlığı Emre: Erhan Yazıcıoğlu
Radyo Spikeri: Engin Alkan
Boris'in Yeri Çığırtkan: Hakan Arlı
"Bir Kuş" şarkı sözü: Yiğit Sertdemir
"Bir Kuş" şarkı solisti: Dolunay Pirincioğlu


Evet, delirmekten vazgeçmeyeceğim.
Utku,
Yorum Yok

Perşembe, Aralık 15, 2016

Sade ve Vurucu: Sen İstanbul'dan Daha Güzelsin

Her şeyden önce: 10 Aralık'ta Beşiktaş'ta yaşanan terör saldırısının ertesi günü oyunu iptal etmeyerek direnmelerinin önünde saygıyla eğiliyorum. Bu gibi kötü günlerde oyun seyretmek, kitap okumak, çalışmaktan daha başka bir çare gelmiyor aklıma. Hele ki tiyatro; yalnız olmadığımızı görmek açısından daha çok direnç katıyor.

Sade ve Vurucu: Sen İstanbul'dan Daha Güzelsin

Gözümüzün önünde hızla değişen İstanbul'u arka plan alarak anneanne, anne ve genç kızın 50 yıllık yaşamları ve duymaktan pek de hoşlanmadığımız iç seslerini konu alan "Sen İstanbul'dan Daha Güzelsin" 2016-2017 tiyatro sezonunda sahne almaya başladı. İlk gününden itibaren dikkatimi çeken bu oyunu hepimiz için oldukça karanlık bir günde, 11 Aralık'ta seyretme fırsatı buldum. Karanlık günümüzü aydınlattığını, aydınlatırken de içimize işlediğini söylemeden edemeyeceğim.
Ne kadar da tatlı tatlı sohbet ettik halbuki yıllarca tontiş anneanne ve fedakar anne ile. Ne yani yalan mıydı, yaşımız ilerleyince de iç sesimiz susmayacak mıydı? Susmayacak tabii ki; ne dediğinin pek önemi olmayan, zaten kafası pek "çalışmayan", hep yanlış erkeğin peşinden giden, giderken onu değiştirebileceğini sanan, kendisi dışında herkes için yaşayan, şöyle kendini koyvermeyi bilmeyen her kadın kaç yaşında olursa olsun iç sesinde bulur kendini. İşlenen "fedakar ve boynu eğik anne" karakteri her ne kadar doğrudan benim annem olmasa da, sokakta görmek çok da zor değil. Aynı çizgi üzerinde ve farklı bakış açısı ile tüm yalnız kadınların, yani tüm kadınların hikayeleri. 
Evet, kendimi Melis'in yerine koydum. Kendimi Melis'in yerine koymuşken, metinde yerine oturmayan kelimeler olduğunu fark ettim. Örneğin 80lerde doğan bir genç, "Ben şok!" demezdi, "Kafayı yedim!" derdi. Bu, Başak ve Ayfer'de vardı; ama fark etmemin ve örneklendirmemin kolay olmayacağı nesiller olduğundan Melis'te kalayım.

İstanbul ve Diğerleri

Seyrederken şunu düşündüm: İstanbul'un üç kuşak kadını, hızla değişen İstanbul'a bakakalırken, bilmiyor ki taşranın üç kuşak kadının her biri zaten başka şehirlerde yaşıyor. Onların şehirleri değişmiyor; onlar şehirlerini değiştiriyor, değiştirmek zorunda kalıyor.

Seyirciye Güzelleme

Geçtiğimiz hafta tiyatro seyirciliği öğrencisi olduğum şehir tiyatrolarından "Cyrano de Bergerac"ı; geniş, ferah bir salonda, ağdalı ve derin bir metinle, gösterişli kostüm ve dekorla, ince ince işleyen bir müzikle şahane Yiğit Sertdemir'i ve şahane Mehmet Birkiye yönetimini seyrettik. Bileti oldukça geç aldığımız için arkalarda seyrettik; böylece telefonunu sessize alarak kapattığını sanan ve sıklıkla mesajlarını kontrol eden seyircinin telefon ışığının yüzümüze her vuruşunda sarsıldık. Çıkışta birkaç kişiye cıkcıklamak istedim; ama oyunun etkisiyle unuttum.
Oysaki "Sen İstanbul'dan Daha Güzelsin"in ve "Kadıköy Theatron"un bırakın telefonu, ışığını, nefes almaktan bile çekinen şahane seyircisi ile Başak'ın, Ayfer'in ve Melis'in, yani aslında aynadaki yansımamızı tüm dikkatimizle seyrettik.

Canım "Yeni Dönem Oyun Yazarları"

Seyircisinin, sahnesinin dışında yeni dönemin oyun yazarlarına ayrı bayılıyorum. "Fü"den sonra "Sen İstanbul'dan Daha Güzelsin" ile oyun yazarının taşrada (Kütahya'da, özellikle baktım) doğmuş genç bir erkek olduğuna kim inanır! Murat Mahmutyazıcıoğlu'na saygılar.

Ezcümle "Sen İstanbul'dan Daha Güzelsin" kadınlarının zarif, sade, ince görünüşleri ve sert iç çekişleri var; sizinki gibi. Gidin ve kendinizi görün.
***
Hep yaşlanınca iç sesimde ne olacak diye düşünürüm. Eğer böyle bir şey olacaksa, ben yalnız öleceğim. İç sesim olarak kalmasına izin vermem, söylerim; kimse de beni çekmez.
Ceza olarak çok uzun yaşayacağına bilen Utku,

Künye
Yazan/ Yöneten: Murat Mahmutyazıcıoğlu
Oyuncular: Ayfer Dönmez, Başak Kıvılcım Ertanoğlu, Melis Öz
Yönetmen yardımcısı: Tuba Sorgun
Kostüm: Meltem Tolan
Dekor / Işık: Bam
Fotoğraflar, tanıtım filmi: Serkan Ertekin


Oyunu ve ekibi takip etmek için buraya, bilet almak için buraya lütfen.

İtirazım var: TDK 'annane'yi kabul etmemekte ısrar ediyor. 'Abi' sözlüğe girdiyse, 'annane' de pekala girebilir. 
Yorum Yok

Pazartesi, Aralık 12, 2016

2017'nin Rengi: Greenery

Beklenen gün geldi: Pantone 2017'nin aday rengini açıkladı: Greenery yani yeşillik.

2017'nin Rengi: Greenery / Yeşillik

Pantone Renk Enstitüsü'ne göre 2017'nin aday rengi: Greenery yani yeşillik. Bu sene giyimden aksesuara, dekorasyondan teknolojiye kadar her yer capcanlı olacak gibi. Ben de sanıyorum ki, şehirden kaçma trendi biz bıkmış İstanbullulara ait. Dünyanın her yerinde insanlar betondan, küçük, dar, üst üste evlerden sıkılmış. 



Yeşil en çok doğaya yakışıyor elbette. Evleri canlandıracak yeşillerle başlayabiliriz.

Trendhunter Utku;
 http://www.renkikindileri.com/search/label/Stil

Yorum Yok

Çarşamba, Aralık 07, 2016

YOLO Dünyası için Geri Sayım Başladı!

haydar-colakoglu-yolo-uygulama

Ulaşımda En Pratik Yol O!  sloganı ile yola çıkan ve Uber’in karşılaştığı en güçlü rakip olan girişim YOLO için geri sayım başladı. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de yoğun ilgi gören şehir içi, konfor ve kaliteyi birleştiren yolculuklar sağlayan platformlara bir yenisi daha ekleniyor. Kısa süre içinde hayatımızda farklı bir yer edinmeyi hedefleyen girişimin adı YOLO.

YOLO, şehir içinde lüks segment araçlar ile şehir içi VIP taşımacılık hizmeti veren ve sektöre çok iddialı girerek diğer rakiplerine nazaran çok farklı iş modeli ve kazanç vaat eden bir mobil uygulama. Dünyada Uber modeli olarak bilinen mobil uygulamanın Türkiye versiyonu olarak planlanmış olan YOLO, uzun süren Ar-Ge çalışmaları sonucunda ortaya çıkmış.

YOLO’yu dünyadaki benzerlerinden farklı kılan en önemli özellik TR’de hukuksal altyapısının sağlamlığı ve farklı kazanç modelleri. YOLO, hem kullanıcılara, hem de iş ortaklarına sağladığı yeni nesil bir iş modeli ile kısa sürede yola çıkıyor.

haydar-colakoglu

YOLO, TEB Holding ve Çolakoğlu Grup Yönetim Kurulu Üyesi Haydar ÇOLAKOĞLU başkanlığındaki güçlü yatırımcı ve yönetim kadrosu ile de dikkat çekiyor. Yönetim kademesindeki 12 kişilik tecrübeli ekibin, 1 yıl süren çalışmaları sonucu ortaya çıkardıkları YOLO, şehir hayatına yeni bir soluk getirmeyi planlıyor.

haydar-colakoglu-teb-genel-mudur

haydar-colakoglu-teb


Ulaşımdaki zorlukları keyif ve konfor ile çok uygun koşullarda sunmayı hedefleyen ekip adına konuşan YOLO Yönetim Kurulu Başkanı Haydar ÇOLAKOĞLU şunları söyledi;

“Günümüzde temel ihtiyaçlarımızdan biri olan şehir içi konforlu seyahatin hızlı, güvenli ve ucuz olarak sağlanabilmesi başlangıç noktamızdı. Bununla birlikte, kayıt dışı kalan birçok seyahatin kayıt altına alınarak vergilendirilmesi, sektörde hukuksal altyapının sağlamlaştırılması yeni düzende yeni normallere alışan bizler için çok önemli. İşlerimize teknolojiyi en verimli şekilde entegre etmek hem kullanıcılarımıza hem de iş ortaklarımıza yüksek kazanç sağlayacaktır.

YOLO yüzde yüz yerli yapım bir uygulamadır. Amaçlarımızdan biriside bu iş modelini hızlı bir şekilde ülke dışında da kullanılan bir marka yapmaktır. YOLO’nun temel felsefesi bundan ibarettir.

Kendi kurucularımızın sağladıkları desteklerin yanında, henüz başlangıç aşamasında iken Los Angeles merkezli bir yatırım şirketinden 16 milyon dolar değerleme ile bir kısım yatırım aldık. Kendileri ile yaptığımız çalışmalar sonucunda da “you only live once” baş harflerinden oluşan YOLO isminde karar kıldık. Bunun yanısıra Los Angeles, San Francisco, Londra ve Zürih merkezli yatırımcı grupları ile de görüşmelerimiz devam etmekte. Bu güç birliği platformu ile hem UBER gibi bir dünya devine rakip olacak, hem de Türkiye’den bir dünya markası çıkartabilmek için çalışacağız.

haydar-colakoglu-yolo-turkiye

Başlangıç gününde 300’ün üzerinde araç ile hizmet verecek olan YOLO ile kullanıcılar, tek tuş ile araç çağırabilecek, ulaşım ücretlerini kredi kartları ile ödeyebilecekler. Araçta unuttukları herhangi bir eşyanın güvende olduğunu bilecekler. Yıl sonu hedefimizde 1000’i aşkın araçla hizmet vermek var.

Bu uygulamaların yanısıra yolcularımızı çok özel kampanyalardan da faydalandıracağız. Farklılıklarımız, ilk günden bu ayrıcalıklar ile görülecek. Kasim ayında acilacak beta surumu ile İstanbul`un bazi seckin mekanlarinda yapilacak test surusleri ile hizmete baslayacak olan uygulama üzerinden özellikle tanıtım günlerimizde kayıt yaptıran yolcularımıza 15 Aralık - 4 Ocak tarihleri arasında ücretsiz ulaşım hakları, çeşitli promosyonlar sağlayacağız. Açılışa özel bu kampanya gibi birçok büyük kurumdan da kampanya desteği alan YOLO ile yolculuklarınızın standartları değişecek. YOLO’yu hepinize tavsiye ediyorum. YOLO dünyasına hoş geldiniz.”

GooglePlay ve AppStore dan indireceğiniz uygulama sayesinde YOLO dünyasında siz de yerinizi alın. Detaylı bilgi ve iletişim için www.yolo.com.tr adresinden YOLO’ ya ulaşabilir @yolo_turkiye Instagram adresinden de takip edebilirsiniz.


Bir boomads advertorial içeriğidir.
Yorum Yok

Pazartesi, Aralık 05, 2016

Taşra Kabare'den Ölüm Hastalığı

En sevdiğim oyunlar, seyirciyi sahnede karşılayan oyuncuların olduğu oyunlar. Öncelikle buradan başlayayım. "Biz hazırız, nerede kaldınız?" diyorlar sanki. "Ölüm Hastalığı" da Cemal Toktaş'ın bizi hali hazırda sahnede beklediği oyunlardan.
Fotoğraf: tasrakabare.com'den

Marguerite Duras'ın Ölüm Hastalığı

Marguerite Duras'ın aynı adlı novellasından sahneye uyarlanan "Ölüm Hastalığı" bu sezon Taşra Kabare'de Mehmet Ada Öztekin'in yönetmenliğiyle, Cemal Toktaş ve Nergis Öztürk'ün oyunculuğuyla 18 Kasım'dan itibaren sahneye taşındı. Duras'ın 68 yaşında ve şaraplı günlerde yazdığı her kelimesinden anlaşılan metni modern yalnızlık, çaresizlik ve çözümsüzlük gibi duyguları çerçevesinde bir aşk anlatıyor.

Novella nedir?

Öykü olmak için fazla uzun, roman olmak için fazla kısa metin.

Bir mekan olarak Taşra Kabare

Taşra Kabare'nin alternatif sahnesi Sofa Sahne'yi "Aşk Dersleri" ile açan seyirciler arasında ben de vardım ve bunu ballandıra ballandıra anlatmıştım. "Aşk Dersleri"nin öncesi ve sonrası ile Taşra Kabare'yi bol bol ziyaret eder oldum. Hem sakin, hem de eğlenceli Kadıköy'e yakışır bir mekan.

Taşra Kabare'nin Ölüm Hastalığı

Metin, eski aşk destanlarından uzaklaşmaya çalışsa da bu destanları referans alarak modern çağın aşk anlayışını tanımlama üzerine kurulmuş. Eski aşk anlayışını beyazlar içindeki kadın, yeni aşk anlayışını da siyahlar içindeki erkek tasvir ediyor. Ve aslında tüm olanlar erkeğin kafasının içinde olup bitiyor. 
Erkek bu metni yüksek sesle bize okuyor, arada es verip kafasındaki kadının cevaplarını duymamızı sağlıyor.
Erkek karakteri oynayan Cemal Toktaş'ın sesinin sadece duvara yansıtılan video ile bize ulaşması, oyununu ise sahnede sessiz oynaması fikrine bayıldım. Sahne, dekor, ışık, kostüm, oyuncu ve seyircinin dışında, oyun için yeni bir kanal olmuş. Dijitalle manuel iyi bir uyum tutturmuş. Yalın bir dekor ve durağan bir metne rağmen bu sayede oldukça akıcı bir hal almış. Ancak bu dijital kanal çoğunlukla Cemal Toktaş'ın dediklerini anlamaya çalışmakla geçti. Kelimelerin ağzından daha anlaşılır çıkmasına özen gösterilmeliydi. Erkek karakterin melankolik havasına katkıda bulunsa da, oyundan kopmamıza neden oldu.
Oyunun yazarının kim olduğunu bilmeyen kardeşime, çıkışta yazar hakkında ne düşündüğünü sordum: yazarın kadın olduğunu ve metnin yakın zamanda yazıldığını hemen anladı.

Canım Alternatif Tiyatro Seyircisi

Alternatif tiyatro seyircisi gibisi yok. Oyunu, oyunun ritmini bozmamak için nefes bile almadan izliyor neredeyse. 
Bir hafta önce seyrettiğimiz başka bir oyunda, evinin salonunda dizi izliyor gibi arada sohbet eden, neredeyse ayva kesip bıçağın ucuyla yanındakine uzatacak, onayladığını daha doğrusu anladığını anlamamız için kafa sallamayı ihmal etmeyen, sessize alarak kapattığını sandığı ama arada ışığını açarak mesajlarını kontrol eden, alay edilmeyi hak eden özel tiyatro seyircisi, oyun güzel olsa dahi önermemi engellemiş, hatta neden uzun süredir özel tiyatroya gitmediğimi hatırlatmıştı. 

***
Sesteki aksiliklere rağmen; Marguerite Duras tanınması gereken bir yazar, Taşra Kabare Sofa Sahne ziyaret edilmesi gereken bir sahne, alternatif tiyatro kucaklanması gereken bir oluşum. 
Özel not: Bu gibi oyunlarda seyircinin de oyunda sigara yakma hakkı olmalı. Sigara içmeyenin eli bile gider.

Kendisi de bir alternatif tiyatro seyircisi olan ve kendini pohpohlamadan geri durmayan Utku,

Künye:
Yazan: Marguerite Duras
Çeviren: Nilüfer Güngörmüş Erdem, Haldun Bayrı
Yöneten: Mehmet Ada Öztekin
Oyuncular: Cemal Toktaş, Nergis Öztürk
Ölüm Hastalığı bilgi ve rezervasyon için buraya tıklayın. 
Yorum Yok

Perşembe, Aralık 01, 2016

Halk Bunu İstiyor-muş

Halk Bunu İstiyor-muş

12 yaşındaki çocuğun yalan beyanı ile tutuklanan 24 yaşındaki sözlüsü beraat etmiş. 12 yaşındaki sözlüsünü öpmek isteyivermiş, evin bir köşesinde sıkıştırıvermiş. Hem 12 yaşındaki sözlüsünün ailesi uyuşturucusu bağımlısıymış da, uyuşturucu getirmeyen müstakbel damatlarına iftirada bulunuvermişler. Zaten evlenivereceklermiş. Hatta 24 yaşındaki müstakbel damat beraat ettiği mahkemede, hazır birkaç memur görünce nikahlarını da kıyıvermelerini istemiş. Birkaç tezlik fiili işte, ne ki. 
Kaynak
Halk aslında bunu istiyor

Bunun Adı Basbayağı Cinsel İstismar Yasası

Halk bunu istiyor-muş. 
Ülkede hiç aksilik yokmuş gibi, yeni bir aksilik bela edilen, "Acaba bu esnada hangi başka kararlar alınıyor?" diye düşünmemize neden olan "cinsel istismar yasasına" zorla "yaş nedeniyle mağdur edilen aileler" denilmeye çalışılıyor. Aslında olan: 14 yaşında bir çocuğun ebeveyn olduğu aile fikri normalleştirilmeye çalışıyor.
14 yaşında bir çocuk bir arkadaşından hoşlanabilir, onu öpebilir; ama delicesine aşık olup hamile kalıp evlenmek için kendini parçalamaz. Bunu 14 yaşındaki çocuk istese de ailesi istememeli, ailesi istese konu komşu, konu komşu istese öğretmen, öğretmen istese devlet istememeli. Biri dur demeli.
Hele ki bir taraf 18 yaşının üstündeyse bunun adı basbayağı cinsel istismardır. 

Demokrasi Dediğin Sandığa Sıkıştırdığımız Güç Zamazingosu

Halk bunu istiyor-muş. Önemli olan halkın iradesi-ymiş. 
Yok genel seçim, yok yerel seçim, yok referandum diye; demokrasiyi bir sandığa indirgeyiverdik zaten. Zannettik ki, seçime eşit şartlarda gidiyoruz, sonra sonuçlar okunuyor. Kim galip geldiyse onun dediği oluyor. Kırmızıysa kırmızı, maviyse mavi. Bir sonraki sandığa kadar onun borusu ötüyor. 
"Söz sahibi olmak için sandıkta üstün olmak zorundasın, bu durumda sandık çevresinde ezebildiğin kadar ezebilirsin."

Alışırsın Gönlüm

Halk bunu istiyor-muş. 
Düşünsene 100 yıl evvel sokaktan çevirdiğin vatandaş çayı bilmiyordu, kahve içiyordu sürekli. Çay, 100 yıldan bile yakın zaman önce Anadolu toprağında yetişmesinin uygun olduğu ve ekonomik gelir getireceği düşünülerek bir bilimsel çalışma olarak başlayan ekim ile hayatına girdi. (Zihni Derin ile tanışın.) Sohbetini, eğlencesini, hüznünü bağladığı çay bile üç nesilde milli içeceği oluverdiğine göre, her şeye alışır, yüzyıllardır yapıyor gibi hisseder.
by Kasım Açıkbaş
Yahu daha 15-20 yıl evvel Levent Kırca & Oya Başar, dönemin başbakanı, cumhurbaşkanı, milletvekillerinin yolsuzlukları, yavanlıklarını televizyonda çok izlenen kanallarda, çok izlenen saatlerde oynuyordu. Şimdilerde ise ekmek almaya giden çocuk gösterdiler diye diziyi yüceltiyoruz.
Yine 15 yıl evvel dizilerde hem naif hem de deli kadınların hikayeleri Schubert eşliğinde anlatılıyordu. 
1991 seçimlerinden önce parti liderlerinin aynı masada ve birbirlerinin sözlerinin bitmesini beklediği açık oturumdan ve klişesinden bahsetmeme gerek yok sanırım. 
Sizi şaşırtayım: bizim zamanında İngilizce tiyatro oyunu izleyen ve üzerine fikirlerini yazan bir başbakanımız vardı: 
Bülent Ecevit - Yeni Bir Hamlet yazısı

Halk Alışır, Sen Ahlaksızlığı Normalleştirme

Halk bunu istiyor-muş. Neymiş efendim mağdur oluyor-muş. 
Alışır efendim halk, 100 yıl önce seçme hakkı da yoktu; bak şimdi sandığı göstermeyi biliyor. Doğruya, ahlaka, edebe de alışır. 

Birkaç tezlik fiili işte, ne ki. 
Yanlışın normalleşmesine izin verme.
Utku,
Yorum Yok

Pazartesi, Kasım 28, 2016

Arçelik Geri Dönüşümü Sanat ile Buluşturuyor!


“Dünyaya Saygılı, Dünyada Saygın” vizyonuna sahip Arçelik geri dönüşüm  konusunda farkındalık sağlamak amacıyla geçtiğimiz günlerde çok özel bir sergiyi hayata geçirdi ve geri dönüşümü sanat ile buluşturdu. Bu sergi ile Arçelik’in geri dönüşüm tesislerinden elde edilen malzemeler Türkiye’nin önde gelen sanatçıları ve tasarımcıları tarafından fonksiyonel sanat eserlerine dönüştürüldü.  Arçelik, bu proje ile geri dönüşüm konusunda farkındalık sağlarken, aynı zamanda tasarım konusundaki uzmanlığına da dikkat çekmiş oldu.


Bir boomads advertorial içeriğidir.
Yorum Yok

Perşembe, Kasım 24, 2016

Sensin Çöp!

Üzüm bağlarının arasında gezinirken bu verimli toprakları ne kadar heba ettiğimizi düşünürüm hep. Sadece üzümden bile yapılabilecek bir sürü şey varken, neden kendimizi sınırlandırdığımızı, kolaya kaçtığımızı, zora ulaştığımızı hiç anlamam. Üzüm, çekirdeğinden filizine, toprağa düşmüş tanesinden yaprağına kadar faydalı ve dolu dolu bir meyvedir. Portakal neden olmasın; elma, ayva,..

Arta Kalanlar Çöp Değildir

Portakal kabuğu çöp değildir; reçel yapabilirsiniz.
Kiraz sapı çöp değildir; kurutup çayını yapabilirsiniz.
Elma kabuğu çöp değildir; suya atıp sirke yapabilirsiniz.
Meyve kabuklarını 100 derecede fırına 20 dk atmanız yeterli
Maydanoz sapı çöp değildir; kurutup nane gibi yemeklerde kullanabilirsiniz.
Limon çekirdeği çöp değildir. Toprağa ekilip yeni bir fidan vermesini sağlayabilirsiniz.
Sökülen çorabınız çöp değildir. Dikebilir ve sökülüp dikilmiş bir çorap yapabilirsiniz. 
Giymediğiniz ayakkabınız çöp değildir; bağcığını değiştirebilir ve giyilen ayakkabı yapabilirsiniz.
Giymediğiniz kazağınız çöp değildir. Temiz olmasına göre kazağı olmayan birisine verip, giyilen kazak yapabilirsiniz.
Giymediğiniz tişörtünüz çöp değildir; şeritler halinde kesip organizör sepet yapabilirsiniz.
Giymediğiniz pijamanız çöp değildir; temizlik bezi yapabilirsiniz.
Eski telefonunuz çöp değildir; ki büyük ihtimalle geçen yıl aldınız.
Kızartma yağınız çöp değildir; başka bir yağa dönüştürülebilir. (Belediyeler belirli toplanma yerlerinden alırlar) ya da kandil yağı yapın. 
Yumurta kabuğu çöp değildir; kompost yapabilirsiniz.
Eski bisikletiniz çöp değildir; bisikleti olmayan bir çocuğun yeni bisikleti olabilir.
Okuduğunuz kitaplar çöp değildir; hele ki korkunuzdan çöp kutusuna bıraktığınız siyasi kitaplar hiç değildir. Korkmayanın, onu okumamış olanın kitabı olsun.
Naylon poşet çöp değildir; hiç olmaması gerekendir. Alışverişlerinizde "Naylon Poşet kullanmıyorum" diyerek yeni plastiklerin üretilmesini engelleyebilirsiniz.
Plastik Poşete Hayır De!
Mavi kapak toplarken attığınız su şişesi çöp değildir; sosyal sorumluluğa katkıda bulunduğunuzu düşünürken, yeni bir plastiğin doğada kaybolmasını umut etmeyin. 
***
En çok da meyve çekirdekleri çöp değildir. Mesela iğde çekirdeği. Toprağa ekiyorsun, iki hafta olmadan filiz veriyor. Ağacı su istemiyor. Birikmiş azotu kullanıyor. Erozyonla ve toprak kayması ile mücadele ediyor. Kendi kendine büyüyor. Baharları çiçekleri mis gibi koku salıyor. Yazları düşük kalorili ve lezzetli meyve veriyor. Dalları yıllar yılı inançları destekliyor. İğde yiyin, çekirdeklerini doğaya salın. Kurda, kuşa, aşa...
***
Senin çöp dediğin bir başkasının ihtiyacı olabilir; doğanın ise olmayabilir. 
Bir bulaşık daha az olsun diye kullandığın plastik bardak doğada 1000 (bin) yılda yok oluyor. Elbette bu bir varsayım; çünkü ilk plastik 19. yüzyılın ortasında bulundu, 200 yıl önce bile değil. Yani ilk plastik bile henüz yok olmadı. Bir iz bırakmak istiyorsan; doğa iyi bir başlangıç değil. 
Çöp, doğada kaybolmasını beklediğimiz organik ve inorganik maddelerse eğer, o zaman sen de çöpsün.

Dedim ya sensin çöp!
Utku,
Yorum Yok

Salı, Kasım 22, 2016

Beslenme Kültürü ve Kilo Kontrolü Üzerine

Geçtiğimiz hafta yeni bir diyetisyene başlayan bir arkadaşımla daha, diyet programını konuşurken, üç-beş taktik alır mıyım diye ağzım açık dinliyordum. Herkesin diyetinin kendine olduğunu biliyorum da, yok işte ne bileyim: Pekmezle yoğurt yenmez, kalsiyum demir emilimini azaltır; muzun üzerine dökülen tarçın kan şekerinin bir anda yükselmesini engeller; yulaf uzun süre tok tutar taktiklerine bayılıyorum; ama bir kulağımdan girip diğerinden çıkıyor. Endüstrinin her noktasında olduğu gibi gıdada da bir "trend" olduğunu ve beslenme uzmanlarının bu trendlere fena halde takip ettiğini biliyorum; dolayısıyla da sorguluyorum.

Beslenme ve Trendler

Yeni trend: avokado ve yumurta ikilisi
Bir anda mangolu yulaf ezmesi, avokadolu yumurta ve bal kabağı çorbası diyet listelerine girmeye başladı. Yakın lokasyonda üretilen, mevsiminde tüketilen taze meyve-sebze konusunda "Ama içinde çok şeker var" diyerek tu kaka demeyeceğim; ancak anladığım kadarıyla bir haftada kilo verdiren şok diyetlerin yerini bir sonraki trende kadar bu diyetler aldı ve bu esnada Dünya yulaf rezervini yok edeceğiz.
Avokado, yulaf ezmesi, mango, Hindistan cevizi yemeyelim demiyorum da; iki günlük heves uğruna küresel ısınmaya katkıda bulunmayalım.

Utku'dan Şok Edici Diyet

Size diyet sırrımı veriyorum. Alın kağıdı kalemi /telefonu S-peni elinize: 
  • Size (Coğrafyanıza) en yakın meyve-sebzeyi mevsiminde tüketin. Bu kadar. 
Ay n'olur "Ama sen zayıfsın zaten" klişesine girmeyin. Ben zeytinyağının eksik olmadığı bir mutfaktan geliyorum. Tabağımdakileri yemediğim için makarna konulmadı önüme, gerekirse aç kalktım masadan. Meyve-sebzenin mevsimini bilirim, mevsimi geçince kurusunu tüketirim. Son bir yılda satın aldığım ambalajlı gıda sayısı sayılabilecek kadar az.
Üstelik ben de her genç gibi önce yeme özgürlüğümü ilan ettiğim lise yıllarımda, ardından evden ayrıldığım üniversite yıllarımda normalin üzerinde kilo almıştım. Şimdilerde istediğim saatte, istediğim yemeği, istediğim kadar yiyorum. Kendimi de hiç kötü hissetmiyorum.

Beslenme Kültürü Evden Gelir

Beslenme kültürü de aynı kitap kültürü gibi öncelikle çocukluktan gelir. (Burada özenle aile dememeye çalıştım. Bizim gibi anaerkilden bozma ataerkil toplumlarda aile kültür için öncelik olsa da; okul, sokak, görsel, işitsel, yazılı, şimdi de sosyal medyanın katkısı yadsınamaz.) Çocuk, gençlik ve ilk gençlik döneminde kendi kararlarını almaya çabalayıp yönünü şaşırsa da, mutlaka yetişkinlikten itibaren çocukluğun mutfağına dönüyor.
En sevdiğim fotoğraflardan
Şu anda attığınız her sağlam adımın gelecek için de olduğunu unutmayın. Günlük hayata yerleşmemiş her davranış bir gün havada kalmaya mahkumdur. Küçük bir değişiklikte bozulacak düzen, gelip geçici bir çözümdür. Bu noktada sürekli (zorlanarak) diyet yapan bir beslenme uzmanı olabileceğine inanmıyorum; o ancak kilo vermenizi sağlayan birisi olabilir. Diyetinizi bozduğunuzda daha fazla kilo alacağınızdan eminim; sigarayı bırakıp yeniden başlayanların daha çok içtiği gibi. Bu arada çocuğunuzun da beslenme alışkanlığınızın da böyle olacağını belirtmeme gerek yok sanırım.

"Gideyim de evde ne bulduysam koyduğum granolalı ara öğünümü yiyeyim"
Utku;

NOT: Yazı bilimsel bir yazı değildir; zaten böyle bir yazı haddim de değildir. Yalnızca kendi hayatım da dahil olmak üzere farklı cinsiyet, farklı ekonomik seviye ve farklı mutfaklar gibi örneklere dayandırarak gözlemdir. Bazı yerleri çok soğuk yazdım; çünkü kendileri burgerleri höpletirken, sevmediği halde kereviz çorbası içenler hakkında bık bık konuşanlara gıcık oluyorum.
 http://www.renkikindileri.com/search/label/Saglik

Yorum Yok

Perşembe, Kasım 10, 2016

Füsun Demirel'den Aşk Dersleri

Taşra Kabare'nin Sofa salonunu hep birlikte açtık

Kadıköy artık tiyatroların kaçış yeri. Bu kaçışta Kadıköylülerin ve Kadıköycülerin tiyatroyu sahiplenmesinin dışında; Kadıköy Belediyesinin tiyatroların sorunlarını dinlemesi ve çözüm üretmek üzere kafa yormasının da büyük etkisi var. Son zamanlarda Kadıköy'ün hafriyat kamyonu cehennemi haline gelmesi nedeniyle Kadıköy Belediyesine gıcık olsak da, tiyatroya bakış açısı ile biraz sakinleşiyoruz.
Taşra Kabare'nin kafe-tiyatro konseptiyle tiyatro dünyasına getirdiği vizyon ile konser ve kabare alanı olarak da kullanılan Taşra Kabare'nin bol bol ziyaret edileceği kesin. Tiyatro salonu olarak hazırlanan Sofa salonu Kasım 2016'da kapısını bize "Aşk Dersleri" ile açtı.
İlk oyunun hatırına teknik bazı sıkıntılar olsa da tiyatro seyircisi teknik sıkıntıların tiyatronun fıtratında olduğunu bilir, hatta birazcık hoş bile bulur. (Burada bahsetmiştim.) Öyle ya, Füsun Demirel size hiç gelip "Kusura bakmayın, sorunu çözüp az sonra başlıyoruz" dedi mi? Bize dedi.

Füsun Demirel'den Aşk Dersleri


Aşk, cinsellik, cinsiyetçilik gibi küresel konuların ekseninde ilk insandan bu güne kadın sorunlarını ele alan oyun içinde Füsun Demirel'e Ayşegül Cengiz Akman ve Mert Küçülmez eşlik ediyor. Dario Fo ve Franca Rame'nin "Seks? Eh, Hayır Demem!", "İki Kişilik Diyalog", "Bant Sistemi" ve "Tecavüz" oyunlarını çevirerek kendi deneyimleriyle uyarlayan modern meddah Füsun Demirel, seyircinin de içinde olduğu komik, bir o kadar da dramatik bir oyun çıkarmış.

Kadın ve Erkek Eşittir; Ancak Erkekler Daha Eşittir

Siyasi ve sosyal anlayışımızın çok da yakın olmadığı ancak fikirlerini çok değerli bulduğum bir arkadaşım bir gün "Feminizm ayağına erkekler tarafından yıllarca sömürüldük. Yok, eşit işmiş! İş eşit olsa, ev değil; ev olsa sokak değil" demişti. Haklı yakınmasının üzerinde bir şişe daha şarap içmiştik. Kadın ve erkek nerede eşittir, ama olmaması gerekir biliyor musunuz? İşte ve işsizlikte. Çünkü kadın ve erkek eşittir; ama erkekler daha eşittir.
Hiçbir bölümün hakkını yemek istememekle birlikte "Bant Sistemi" benim için en çarpıcı bölüm olduğunu belirtmem gerek. Kas gücüyle ve erkeklerle aynı şartlarda çalışan kadınların, bu fiziksel çalışma şartlarından dolayı yakalandıkları rahatsızlıkları çok çarpıcı şekilde sahnelemişler.
***
Sansür, baskı, cinsel, fiziksel, psikolojik şiddet, hukuksuzluk, anti-demokratik tüm uygulamaların bir arada olduğu bu günlerin bize nefis sanat eserleriyle geleceğini düşünüyorum (arzu ediyorum) Yeni tiyatro oyunları, yeni şarkılar, yeni şiirler, yeni sanat insanları. Karanlık günler yakamızı bırakmıyor, aynı aydınlık günlerin hep bizimle olduğu gibi. Döngüsel olarak tüm halkların başına musallat oluyor. Bu dönemde Orta Doğu halklarının payına karanlık günler düştü, n'apalım?
Dario Fo ve Franca Rame
Bugün ezilen, ötekileştirilen, değer görmeyen, baskılanan, kendi bedeninden utanmasına neden olunan tüm kadınlarının bir dakikalık saygı duruşunda bulunmayı unutmayın,
Utku,

Yazan : Dario Fo, Franca Rame
Çeviren: Füsun Demirel
Yöneten: Füsun Demirel
Oyuncular: Füsun Demirel, Ayşegül Cengiz Akman, Mert Küçülmez

Aşk Dersleri, Taşra Kabare'de Kasım ayı boyunca her Cumartesi sahne alacak.
Taşra Kabare iletişim bilgileri ve oyuna bilet almak için: http://tasrakabare.com/
Yorum Yok

Pazartesi, Kasım 07, 2016

Kusurun Muhteşem Kusursuzluğu

"Atölye Feri" maceramız başladığından bu yana bize en çok sorulan soru "Gerçek deriyi nasıl anlarız" oluyor. Bizim birkaç maddelik cevabımız olsa da, en net cevabımız "Gerçek deri kusurludur." Evet gerçek deri 'kusurludur'; çünkü gerçektir.
Vanessa Havadis ve karakteristik dişleri

Ayrık dişler, iki gözün farklı renkte olması, hatta gamze; hepsi 'kusur' ve hepsi güzel. 
***
Müzikli not: Bu yazıyı yazarken zihnimde Billie Jean döndü. Michael Jackson abimizin hakkını yemeden çok sevdiğim başka bir versiyonunu ekleyeyim:

İster Uğraşılı, İster Uğraşısız 

2016 trendleri nelerdi? #NoMakeUp, #NoFilter, kuaförden çıkmış gibi durmayan fönsüz doğal saçlar. En havalı kadınlar sokaklarda makyajsız/az makyajlı salındı, durdu. En havalı erkekler saçlarını uzattı, yukarıdan tutturdu. İster çok uğraşılı, ister uğraşısız güzellik; yeni nesil, yeni günler bize 'kusuru' başka yerde aramamız gerektiğini anlatıyor.
#NoMakeUp ile Alicia Keys
Defalarca kez seyrettiğim tiyatro oyunlarında her defasında zevk almamın nedeni belki de ufak 'kusurlar' ve düzeltmek için yapılan doğaçlamalar. İki sezon önce Emek Sahnesinde gittiğim Küskün Müzikal oyunu ile ilgili tam da bundan bahsetmiştim. Belli ki oyunda bir aksilik oldu, o anda gülmeye başladılar. Oyuncular, seyirciler, reji. Hepimiz gülüyorduk. Şahane bir 'kusur'du. İyi oyuncu hata yapmayan değil; bir hata anında toparlayan oluyor.
Hatta tiyatro seyircisinin bu 'kusurları' sevdiğini bile söyleyebilirim. Motto Müzik kanalında Yekta Kopan'ın yaptığı Noktalı Virgül programına konuk olan Nihal Yalçın ve İbrahim Selim'in bundan da bahsettiği çok keyifli bir sohbeti olmuştu --> burada.
***
Yazıyı yazarken zihnimde Billie Jean dönmesinin neden, Barış Özcan'ın "Davullar Kimin İçin Çalıyor" videosunda bu şarkıdan bahsetmesiydi elbette. Bu videoyu ekliyorum ki 'kusuru', çok iyi bir hikaye anlatıcısı olan Barış Özcan'dan dinleyin. Henüz kendisi ile tanışmadıysanız da, tanışın. 

Spoiler not: Mükemmel ritmi bozarak daha dinlenebilir hale getirmek


En çok zevk aldığımız maçlar yenilgiden galibiyet çıkardıklarımız değil mi? Hele ki Orta Doğululuk, hele ki Akdenizlilik varsa.

Ders çıkarmamız gerekirse: dostumuz kavga ettiğimiz/edebildiğimiz için dostumuz. Yeapp!

Billie Jean sizin için çalıyor,
Utku,

Barış Özcan'ın web sitesi için buraya
Barış Özcan'ın Youtube kanalı için buraya
Yorum Yok

Pazartesi, Ekim 31, 2016

Kendinizi berbat hissetmeniz için şahane bir fırsat: Sadece Diktatör

Kendinizi berbat hissetmeniz için şahane bir fırsat: Sadece Diktatör

Sadece Diktatör, Emek Sahnesinin 2015-16 sezonunda sahneye koyduğu, benimse Kadıköy Belediyesi Tiyatro Festivalinde seyrettiğim ve bu festivalde en kalabalık seyirciyi gördüğüm oyun. Kabul etmek gerekir ki; Barış Atay artık popüler bir muhalif isim.
 Sadece Diktator
Görsel instagram.com/emeksahnesi 'nden
Diktatörlü oyun ismi, Devlet Benimli tanıtım, saraylı dekor işin içine girince; seyirci ne haklı olduğunu görmek için saatler önce sıraya girmişti. Haklıydı, mağdurdu, sürekli onayladığı ve onaylandığı bir akşam geçirmek istiyordu; ancak oyuna girince pek de öye olmadı: Muhalif seyirci oyundan "İşte bak ne kadar mağduruz" diye çıkamadı; "Eyvah biz ne yaptık, ne yapıyoruz?" dedi.
Sadece Diktatör'de canlı canlı seyrettiğimiz diktatör örneklerinin dışında, kitaplardan okuduklarımızın referans alındığı çok belli. Popülist diyaloglarla boğulabilecek bir metin, yerli yerinde ve deri toplu şekilde o ince çizgide ilerlemiş. Tam da bu nedenle oyunun yazarı Onur Orhan nefis iş çıkarmış. 
***
Bazı tiyatrocuların oyunlarına hiç gitmememin nedeni, oyun bitip alkışı aldıktan sonra sahnede kalıp ne yapıp ne yapmamamız gerektiğini söylemeleri, sağ olsunlar. Barış Atay'ın da böyle olmasından ödüm kopuyor. Bu konudaki paniğim kişisel, biliyorum.
Barış Atay'ın Gezi günlerinden kalma uzun uzadıya ancak temposu düşmeyen konuşmaları hafızamda yer aldığı için bir saatten fazla süre tek başına sahneyi doldurmasına şaşırmadım. Bu belki de onun en iyi yaptığı şey.
 Sadece Diktatör
Görsel instagram.com/emeksahnesi 'nden

Sadece Diktatör diyor ki

"Sadece Diktatör oyunu, tıpkı 14. Louis gibi "devlet benim" diye haykıran diktatörün sarayında geçiyor.
Barış Atay'ın diktatör rolüyle tek başına taşıyacağı bu çatışma, diktatörlüğü sistem içerisindeki tarihsel döngüsünü ve bunun sonucu, bir diktatörün kendi içsel hesaplaşması ve halk ile kurduğu paradoks ilişkiyi temel alıyor."

Yazar, yönetmen, oyuncu diyor ki

Onur Orhan: -Diktatörü Dünya lideri görenler için- "Kendini onaylama tehlikesi var onların."
Caner Erdem: "Bugünün gerçekleri bunlar ve ne kadar tokat yememiz gerekiyorsa yiyelim ki kendimize gelelim. Şu durumda romantikliği bir kenara bırakıp gerçekği bütün varlığıyla önümüze serelim istedik. Bu yüzden tokat atmaktan çekinmedik."
Barış Atay:"Seyirci oyunda gülmek istese de gülemiyor kendisine baktığımda yüzünü çeviriyor, utanç ve çaresizlik hissediyor. Onlara bağırdığım zaman titriyor."
Bu cümleleri aldığım, oyunun yazarı Onur Orhan, yönetmeni Caner Erdem ve oyuncusu Barış Atay'ın Kaan Koç ile Evrensel için yaptığı röportajı okumanızı tavsiye ederim.
***
Sadece Diktatör, tek kişilik bir oyun olmasından da fırsatla yurt içi ve yurt dışında çok sayıda şehre konuk oluyor. Fırsat bu fırsat; gidin ve diktatöre "Katil!" diye bağırın. 

Seyirciyle doğrudan etkileşimde olan oyunları çok seven; ancak bir diktatörle etkileşimden ürkmüş olan Utku,

Oyun hakkında detay için: http://emeksahnesi.com/sadece-diktator/
Yazan: Onur Orhan
Yöneten: Caner Erdem
Müzik: Mert Carim
Kostüm: Çağla Yıldırım
Işık Tasarım: Ulaş Yatkın
Dekor: Serkan Kavurt
Oynayan: Barış Atay
Yorum Yok