Cumartesi, Şubat 28, 2015

Sınırlarını Bizim Belirlediğimiz Alanlarımız: Parkta Güzel Bir Gün

"Parkta Güzel Bir Gün" Moda Sahnesinin Mert Fırat, Didem Balçın ve Volkan Yosunlu kadrosuyla oynanan tek perde temsili. Parkta başlayan güzel bir günün bir “naylon şerit”le bölünmesini tatlı, keyifli bir dille anlatıyor. Söz konusu naylon şerit sadece parkı, sadece Olivia ve Arthur’u değil; aynı zamanda ülkenin belli bir kısmını da bölüyor ki, emre itaatte kraldan çok kralcı güvenliğin elinde çocuk oyuncağı oluyor.
Parkta Güzel Bir Gün
Oyunun metnine bakarsak fikir güzel; güncel ve sanırım daha da güncel kalacak. Sınırlarını bizim belirlediğimiz alanlarımız ve diğer insanların sınırlarını yine bizim belirlediğimiz alanları arasındaki “naylon şerit”.
Oyunun fikri güzel, güzel olmasına da, verilmek istenen mesajlar, o kadar net veriliyor ki, farklı seyircilerin farklı anlamlar çıkaracağını sanmıyorum. Bu zayıflığı metne yoruyorum. Çeviri ya da yönetiden kaynaklandığını sanmıyorum.
Çeviriyle ilgili sıkıntım tabi ki vardı: Olivia ve Arthur’un Anadolu’da yaşamadığı hissini oyunun başında alıyorsunuz; ancak bekçi sanki Anadolu’dan. Bu benim çok kişisel fikrim ama çeviri yaparken yerelleştirme ya tam olmalı, ya da hiç olmamalı.
Mert Fırat’ın daha önce de oyunlarını seyretmiştim, bana kendisi “henüz kabuğunu kıramadığı” hissini veriyor hep. Yüz yaşında adam, daha neyi bekliyor, bilmiyorum. Hadi Mert, daha iyisin bence! Oyunu ilk dakikadan son dakikaya kadar götüren biri varsa o da Didem Balçın. Ses tonundaki iniş çıkışları oyunu takibi kolaylaştırıyor.
Oyunda çok net şekilde Bostanlı, Kadıköy, Çankaya türevinde yaşan Arthur ile, Sultanbeyli,Güngören türevinde yaşayan bekçinin hayata farklı bakış açısı veriliyor. Bekçi, Arthur’dan yılların acısını alır gibi. Bekçiye göre çekirdek olan kuru yemişe, dünya ile ilgisi olmayan adamın (Arthur’un) çiğdem denmesi biraz bozdu beni. Bu “beyaz ırk” tanımlaması, salonu güldürse de beni rahatsız etti.
***

(Neredeyse) başka herhangi bir şey yapacağıma, kesinlikle tiyatroya giderim, diyen ben; bu oyuna gittiğim için tabi ki mutsuz değilim. Parkta Güzel Bir Gün’ü 45 dakika keyifle seyrettim. “Bir Pazar akşam üstü etkinliği” için iyi bir oyun. 
Yorum Yok

Çarşamba, Şubat 25, 2015

Muhteşem Diyetimin Adını Buldum: Snob Diyeti

Eureka! Muhteşem diyetimin adını buldum: Snob Diyeti. Türkçe'ye Şımarık Kız Diyeti olarak geçmiş. İsmini duyunca rahatsız oldum tabi, ancak biraz inceleyince yıllardır yaptığım diyetin tam olarak bu olduğunu fark ettim.
Snob Diyeti.
Diyet herhangi bir şeyi yemeği çok istiyorsanız, daha kalitelisini yemek üzerine kurulmuş. Örneğin daha kolay bulunabilmesinden dolayı, kakao yerine yağ oranının arttırıldığı çikolataları yemektense, süt ve kakao oranı daha yüksek çikolata yemekten bahsediyorlar. Süt ve kakao oranı yüksek çikolatalar daha pahalı olduğu için şımarık kız diyeti denildiği aşikar. Şımarık kız olmanız için zengin olmanıza gerek yok tabii ki, hazır yoğurt yerine, ev yoğurdu yiyin mesela. 
Canınız burger istediyse, çağrı merkezi çalışanlarının zor koşullarda çalıştırıldığı (Sipariş yok, destek var!yüzlerce şubesi olan burgercilerden almaktansa, İstanbul'da trend halinde yayılan nefis burgercilerden alın. Gidin, yiyin, etin hakkını verin. Limonata içecekseniz, en iyisini için; çay içecekseniz de. Birini sevecekseniz, sevin, ya işte napalım, demeyin. 
Tülin Şahin'in neşeli anlatımıyla şu videonun da linkini vermek isterim. İzlerken, evet, dedim, evet ben buyum, çok şımarığım, evet.





Daha evvel şu yazımda, her şeyi / kaliteli /şımarıkça yiyerek, yıllar geçtikçe zayıfladığımı yazmıştım. Hatırlatmak isterim. 

-Şımarık Kız xoxo


 Sağlıklı Yaşam

Yorum Yok

Perşembe, Şubat 19, 2015

Bebeğini İşe Götüren Şahane Anneler

Pazar sendromunu had safhada yaşadığım bir pazar gününde, bir taraftan çok sevdiğim blogların biriktirdiğim bir haftalık postlarını okurken, bir taraftan da televizyonda kanal kanal dolaşıyordum. Dikkatimi bir anda bebeğini ana kucağında dünyayı gezdiren Özlem Tunca ile tanıştım. Bu tanışma, bilgisayarımı bir kenara bırakıp televizyona kilitlenmemi sağladı / kilitlenmeme neden oldu. Müthiş enerjisi ile şehri geziyor, gezerken anlatıyor, anlatırken kendisine seslenen bebeğiyle ilgileniyordu. Yayını kesmeyip bizim odağımızı kaybetmediği gibi, evladım sus artık, tavrı da göstermiyordu. Şahane bir anne, şahane bir kadın olduğunu an be an gösteriyordu. İlgilimi üst seviyede çeken bu kadının adını hemen arama motoruna yazdım. Yaptığım taramada kendimden utandım, daha önce nasıl fark etmemiştim!
Özlem Tunca
Özlem Tunca
Özlem Tunca, 8 yıldır televizyonda gezdiği ülkeleri anlatıyormuş. Kocasını gezerken bulmuş, hamileyken de gezmeyi bırakmamış. Hamileyken gezmeyi bırakmayan bir kadın tabi ki, bebeğini doğurunca da bırakmaz. Görünce, helal olsun, dedim. Çalışan anne olmak, özellikle emzirirken, zor. Yaşı 30'a dayanmış, evlilik hazırlığı yapan/evli olan, belli kariyeri olan her kadının kara kara düşündüğü bir gerçek anne olmak. Doğumun öncesi ve sonrasıyla işini bırakmak zorunda olması, zaten erkek egemen iş dünyasında, sürekli sürekli ertelemesine neden olur. Sonra neden tek çocuk. Bu yüzden işte: ikinciyi yapacak zaman yok!
Özlem Tunca'yı görünce aklıma geçtiğimiz günlerde duruşmaya kucağında bebeğiyle giden avukat geldi; Feyza Altun Meriç. Hadi Özlem Tunca şov dünyasına hizmet ediyor, yaklaşık 10 yıllık kariyerinden haberdar olmayan benim dikkatimi böylece çekti. Ama avukat hanım kamu hizmeti veriyor, suçtur, cezadır, hakimdir, mübaşirdir; ciddi işlerin/kişilerin (Utku burada çatık kaşla yapılan işten bahsediyor) içinde; nasıl karar verdi, nasıl kabul ettirdi kendini! 
Av. Feyza Altun Meriç ve bebeği
Av. Feyza Altun Meriç ve bebeği
Ee, tabi ki kucağında bebeğiyle işe giden kadınlardan bahsetmişken Licia Ronzulli'dan bahsetmeden olmaz. Kendisi Avrupa parlamentosunda İtalyan milletvekili. Parlamento sözcüğü konuşmak sözcüğünden geldiğinden, en nihayetinde konuşup karar vermek olmasından mütevellit zaten çalışmasını engelleyen bir durum yok.  Neden bunu olay yapıyoruz ki. Sanki mucizevi bir durum var. Değil mi ama!
Licia Ronzulli
Licia Ronzulli

Licia Ronzulli'den önce Hanne Dahl de Avrupa Parlamentosunda oylamaya minik bebeğiyle katılmıştı. Medya bu el kaldırmayı 'inanılmaz' olarak değerlendirmişti. İnanılmazdı gerçekten! El kaldıran anne nasıl olur da iki eliyle bebeğini tutmazdı, ya bebek düşerseydi.

Hanne Dahl
Hanne Dahl
Düşmedi işte bebek, ağlamadı da; düşünmesini de engellemedi milletvekilinin, oy vermesini de. Güzel bir başlangıç noktası oldu çalışan anneler için. Ya da en azından medyaya yansıyan bebekli anneler başlangıç noktası oldu.
Oldu oldu, çok da iyi oldu.
Yorum Yok

Pazartesi, Şubat 16, 2015

Özgecan Aslan'ın Ardından

Ülkenin, dolayısıyla yazılı ve görsel medyanın, en çok da sosyal medyanın favori gündemi Özgecan Aslan’ın bedenine vahşice dokunulması, yaşam ve özgürlük hakkının elinden alınması oldu. Başka bir konudan bahsetmeye, başka bir haberleri post etmeye, şarkı paylaşmaya utanır olduk. Aklımızda sadece ve sadece onun gözleri kaldı. Bir taraftan detaylar bizi rahatsız etse de, son dakikalarını nasıl geçirdiğinin detayları okur olduk. Bu detaylar geldikçe daha da çıldırdık. Kimimiz kendimizi onun yerine koyduk, kimimiz annesinin yerine, ve hatta caninin kızlarının yerine. Sonuç olarak her an başımıza gelebilecek bir durum içimizi titretti.
Özgecan Aslan
Tüm hafta sonu Facebook profilimi ne zaman açsam, bu haberlerle karşılaştım. Özgecan’ın nereli olduğu, kaç yaşında olduğu, hangi mezhepten olduğu, hangi okulda okuduğu, hangi seminerlere katılmış olduğu, bu seminerden neler edindiği, caninin nereli olduğu, hangi siyasi fikre sahip olduğu, hangi diziyi izlediği, kızlarını ne kadar sevdiğini, olayın nerede olduğu, saat kaçta olduğu,vs detaylarının hepsini yaladık yuttuk, üzerine yorumlar yaptık, komplo teorileri kurduk, caniyi 8'de 8 suçlu bulup içimizi rahatlattık. Mazallah kız gece dışarda olabilirdi, içkili olabilirdi, evden kaçmış olabilirdi, eşcinsel olabilirdi.
Tabii ki “idam gelsin” yorumlarını da es geçmedik, en kötü ihtimalle “Zaten hapishanede bunları yaşatmıyorlarmış” dedik. Biz bu bilgiyi sağdan soldan öğrenirken, bazı bilirkişi “abiler” vur emri verdi bile.
En muhteşem(!) iki yorum da kızın yanında biber gazı taşımasının manidar bulunduğu ve zaten alevi olduğu için abdestsiz olması bakımından cehennemlik olması yorumlarıydı. Bu rahatlık, bu vicdansızlık nerede satılıyor acaba!
***
Facebook akışımdaki yaklaşık 600 kişinin yorumlarına göz gezdirdim biraz. Sanırım yaşadığım yer, eğitim seviyesi gibi nedenlerden dolayı daha yumuşak yorumlar yapılıyor. En azından mezheple falan ilgilenilmiyor. Ama “idam” kaçınılmaz yorum tabii ki. Birkaç kez yakalamış bulundum.
Herkesin en ağır ceza, hatta idam yorumlarını yapabilmesi, kendilerine güvenlerini gösteriyor tabii ki. Çünkü onlar, tecavüz etmeyi bırak, taciz etmezler, akıllarından geçirmezler, tecavüz videolarını tıklamazlar, kadınların göğüslerine değil mutlaka gözlerine bakarlar, dokunsa da dokunmasa da haklarında hikayeler anlatmazlar, birine kızınca anana şunu yapacağım, bacına bunu yapacağım demezler, sözlerine, kimliklerine değer verirler, korunacak mal olarak değil, özgür birey olarak görürler. Çok şanslıyım etrafımdaki her erkek böyleymiş. Sevgili arkadaşlar bu şarkı hepimize gelsin. Ne güzel söylemiş Sevgili Sezen: Kıvır kıvır kıvır ziller elinde...

Özgecan, nerde okuduğunun, kaç yaşında olduğunun, nereli olduğunun hiç önemi olmadığı bir bireydi. Biz hepimiz suçluyuz canının yanmasında. Gidip bir aynaya bakalım, sonra yeniden konuşalım. Özgecan’a olamadı, size iyi akşamlar...
Yorum Yok

Pazartesi, Şubat 09, 2015

Tek Dil, Tek Din, Tek Irk, Tek Bıyık: 11e 11

Alternatif sahneleri seviyorum. Devlet ve Şehir tiyatrolarındaki oyuncuların, oyunların ve sahnelerin çok saygıdeğer olduğunu düşünüyorum. Alternatif sahnelerin bu sahneleri yendiğini değil; aksine “sokaktaki” gençleri sahnelere çektiğini görüyorum. Daha doğrusu daha kolay gelmelerini sağlıyor sanki. Çünkü onların evleri, arkadaşları, sohbetleri gibi bu mekanlar.

Emek Sahnesi, tam da bu “samimi” sahnelerden biri. Bi’ kere Kadıköy’de. “Bizim” evimizde. İsim annesi/babası ise Emek Sineması. Emek Sinemasının yıkılması protestosuna gitmeye hazırlanırken “Neden olmasın!” dediklerini söylüyor Pınar Yıldırım. Emek Sahnesi, Emek Sinemasının adını yaşatıyor, yaşatacak.
***
11e 11

Tiyatronun bu sezona hızlı giren 11e 11 oyununu seyretme fırsatını henüz buldum. Oyunun yaşı çok genç olan yazarı ve yönetmeni Halil Babür’ün ilk oyunu. Sahnelerde yeni nesil oyun yazarları görmek çok heyecan verici. Özellikle bu kadar başarılı bir oyunda. 

Oyun, “tek dil, tek din, tek ırk, tek bıyık” faşizmine basbayağı gönderme yapmış. (Tek bıyık Kaan Sezyum’dan, saygılar) Faşizmi kafatasçı değil, 11e 11 saççı olarak yansıtmış ki, sokaktaki gençlerin bu yasağın boşluğunu maskeyle değerlendirmesini çok sevdim. Henüz maske de yasaklanmadan takıyorlar işte. Hatta o kadar sevdim ki, keşke biz de Gezi'de gaz maskemizin üzerine hayvan maskeleri taksaydık; nasılsa henüz yasaklanmadı.

Maskeli protestocu Vladimir’in Çırak Önder’e verdiği CD’deki pornografik algısını çok yaratıcı ve vurucu buldum.

Oyunun başarısının bir nedeni de şüphesiz  Sercan GülbaharEvren ErlerBarış Gönenen, Murat Engiz, Mert Denizmen ve Özer Arslan’dan oluşan oyuncu kadrosu. Yanında konuşulmayan, kendisinin söyleyecek lafı olmayan başkana, kraldan çok kralcı mahallenin pis Celil Abisine, neydi senin adıncı albaya, 18’ine girememiş Berber Nadir’e bildiğin gıcık oldum. 11e 11 saçlarını yolmak istedim.

Oyunla ilgili olumsuz fikrim, berber Nadir’in annesi ile iletişim (iletişimsizliği) için ayrıca bir oyun yazılabilirdi. Hem bu iletişimin aktarıldığı sahneler, hem de aktarılmadığı sahnelere haksızlık olduğunu düşünüyorum. Tek tip 11e 11 kafasınından kopulmasına neden olmakla beraber, harcanmış da hikaye içinde hikaye. Belki bu sahneler olmadan tek perde ile daha vurucu ve akıcı bir oyun yakalanabilirdi. Biz de Halil Babür’e ait iki farklı oyun seyretme fırsat bulurduk.

İlk kez bir alternatif sahnede oyun seyreden annemin de sahneyi ve fuayeyi beğenmesi önemli bir durum benim için. Nispeten daha klasik bir bakış açısının olacağını düşündüğüm için kendimden utandım.

***

Alternatif sahnelerden bahsetmişken #OyunaGelirken’den de bahsetmeden geçemeyeceğim: Suruç’ta zor şartlar altında yaşamaya çalışan çocuklar için henüz kullanılmamış ya da kullanılmış olsa da yıpranmamış eldiven, bere ve atkıları #OyunaGelirken bu sahnelere getirip fuayedeki kutulara bırakmamızı rica etmişler. Başımız üstüne... Ben bu dayanışmaya katıldım, ancak yazmak için geç kaldım. Emek Sahnesinde 9 Şubat ve 10 Şubat’ta oyun yok ancak diğer sahnelere giderseniz, belki siz de kutuları doldurabilirsiniz.

 ***

Emek Sahnesi iletişim bilgileri ve oyun takvimi için: http://emeksahnesi.com/


Bu arada  “uçurtmayı vurmasınlar”
Yorum Yok

Cumartesi, Şubat 07, 2015

Yakamızı Ziyarete Gelen Metot

Cani sermaye düzeninin IK görüşmeleri mi, ortalamanın üstünde yetenekleri olan kişileri sınavla eleme yöntemi mi?
Bir sahne, dört kişi, aralıksız 2,5 saat ve soluksuz seyredilen bir oyun: Metot. Işıl Kasapoğlu'nun Çevre Tiyatrosu'ndan dönüşen Semaver Kumpanya, yakamızı Oyun Atölyesi'nde ziyarete geldi. Biz de zar zor bulduğumuz biletlerimizle koştuk, gittik. Spoiler almadan bilgi alma isteğimiz, doğru sonuç verdi; dediler ki 3 saate yakın tek perde bir oyun, dikkat, hazırlığınızı yapın. Neyse ki Oyun Atölyesi salonu bu uzun oyuna hazır ve nazırdı.
Metot
 ***
12 Öfkeli Adam (12 Angry Men)'i izleyen ve sevenlerin özellikle seveceğini düşündüğüm bir oyun. (12 Angry Men hakkında yazdığım yazı için burayı ziyaret edebilirsiniz.) 5 aşamalı IK görüşmelerinin 5. aşaması için iş görüşmesine gelen, toplantı odasına girmeden görüşmenin akıbetini bilmeyen 4 beyaz yakalının toplantı odasına girdikten sonra başlayan bir oyunu. Oyunun başlamasının ardından geçen ilk 10 dakika son ayların trendi evden kaçış oyununa giren, ne yapacaklarını, nerden başlayacaklarını bilemeyen 4 kişi izliyor gibi hissettim. Sonra oyun aktı. Neredeyse 3 saat soluksuz seyrettim.
Temponun süreye rağmen düşmediği, cinsiyetçiliğin ve sermaye düzeninin eleştirilerek işlendiği, güncel ve dinamik bir oyun. İş dünyasının temel dinamiklerinden birini aşağıdaki söz ile nokta vuruşu özetlemiş yazar:
"Biz orospu çocuğu görünen iyi bir adam aramıyoruz, iyi bir adam gibi görünen orospu çocuğu arıyoruz."
Serkan Keskin hem yönetiyor, hem de oynuyor; ayrıca Sarp Aydınoğlu, Sezin Boyacı ve Mustafa Kırantepe de bu zevkli oyunda yer alıyor.
***
Daha evvel Tarla Kuşuydu Julyet'te Romeo rolüyle Engin Alkan ve Julyet rolüyle Sevinç Erbulak İBBŞT'de seyircileri oyun başlamadan önce sahnede karşılamıştı ki, seyirci için tatlı bir sürprizdi. Metot da, Serkan Keskin'in toplantı odasında bir o yana bir bu yana dönmesi ile başlıyor. Koltuğuma oturur oturmaz, oyun benim için 1-0 önde başladı. Bence düğünlerde gelin ve damat da böyle yapmalı, müzik olsun, gelin ve damat dans etsin, davetliler salona teker teker girsin, şaşırsınlar. Farklı yani. Böyle olsun.
***
*Çok kişisel notum: Oyun Atölyesi'ninki gibi küçük ve konforlu salonlarda seyredilmesini tavsiye ederim; 2,5 saat koltuktan kalkmak yok, koltukların konforlu olması ve salonun ısısının dengesi önemli; oyun mimik ve jest oyunu, takip edilmeli.
**Semaver Kumpanya web sitesi ve oyun takvimi için:
Yorum Yok

Pazartesi, Şubat 02, 2015

12 Beyaz ve Erkek Jüri Üyesi: 12 Kızgın Adam


Evet sayın okuyucu, yüz yaşına geldim; ama 12 Kızgın Adam’ı (Utku burada, 12 Angry Men’den bahsediyor) izlemeyi kaçırdım. Görmedim, öteledim, erteledim. Bir akşam yine "Bu insanlar akşamları evde ne yapıyor yaaa?” diye odadan odaya, dergiden dergiye geçerken izlemeye karar verdim. Evet, hayatımın ilk yüz yılında izlemedim. Pişmanım.
***

12 Beyaz ve Erkek Jüri Üyesi: 12 Kızgın Adam

Herhangi bir yerde bu bilgiyi alabileceğiniz gibi; film, 50’lerin ABD’sinde babasını öldürdüğü iddia edilen genç bir çocuğun mahkemesi ile başlar. Hakim 12 beyaz ve erkek jüri üyesinden çocuğu suçlu bulup bulmadıkları konusunda oy birliği ile karar vermelerini ister. Suçun cezası ölümdür. Ve 12 beyaz ve erkek jüri üyesi karar verecekleri odaya girerler.
12 Kızgın Adam
 *Burdan sonrası spoiler içerir.
12 beyaz ve erkek jüri üyesi, önce tanışıyor; hem kendi aralarında, hem de sizinle. Film mahkeme sahnesi ile başlaması ve tümdengelimci bakış açısı sizi de 13. jüri koltuğuna oturtuyor fikrimce. Fark ettikleri detayları teker teker, birbirine bağlantılı halde açıyorlar ki, siz de diğer tüm jüri üyeleri gibi çocuğun suçsuzluğuna (daha doğrusu suçsuz olma ihtimaline) inanmaya başlıyorsunuz.
Açık oylama ile ardı ardına gelen “Guilty” oyları, tek bir “Not Guilty” oyuyla bölünüyor ki, bence filmin dönüm noktası yaşlı jüri üyesinin ikinci ve kapalı olan oylamada “Not Guilty” oyu. Kendisi, siz dahil kimsenin mahkemede fark etmediği ayrıntıları, sırası geldikçe açıklıyor.
12 Kızgın Adam
***
Filmin beni heyecanladıran en can alıcı ayrıntısı, olumsuz oyların olumluya dönmesiyle birlikte hava durumu da iyi tasviri. Oylama klimanın çalışmadığı, boğuk, sıcak (biz Salihliler bu havaya “bungun”diyoruz) bir öğleden sonra başlarken, bir anda rüzgar ve yağmurun hakim olduğu bir havaya dönüyor ki, klima da çalışmaya başlıyor. Hava geçişini, ses, ışık ve sözcüklerle o kadar iyi veriyorlar ki, siz 13. jüri üyesi olarak, önce sıkılıyor, terliyor, ardından yağmurla rahatlıyorsunuz.
Bu süreç bana Tevfik Fikret’in “Yağmur” şiirindeki s ve ş seslerinin tekrarlanışıyla okuyucuya verilen hızlanan yağmur hissini verdi. Özellikle dikkatimi çekti ve hoşuma gitti. 

Filmde hoşuma giden bir başka detay ise şahane dilbilgisine sahip olduğunu düşünen beyaz ve erkek jüri üyesine yine beyaz ve erkek jüri üyesinin verdiği cevaptı
A-  He don't even speak good English. 
B-  He doesn't even speak good English.

Afişte de afişe edilen bıçak sahnesinin vurucu olmasının nedeni zamanlaması. Çünkü mimar, bıçak zaten cebinde durmasına rağmen, doğru zaman ve doğru tavırla çıkarması/saplaması müthiş bir pazarlama stratejisi.

Naçizane fikrim filmin en şahane sahnesi ise, beyaz, erkek ve üst düzey ırkçı jüri üyesinin konuşması esnasında henüz fikirleri değişmemiş jüri üyeleri dahil üyelerin protesto etmek amacıyla sırtlarını dönmesi. Müthiş ırkçı jüri üyesi diyor ki “Varoşlarda yetişen, suça meyilli bu çocuk şimdi suç işlememiş olsa da bir gün işleyecek. Şimdi ipini çekmezsek bir gün başımıza bela olacak. Guilty diyorum guilty.” Bu konuşma bu topraklarda olsa bırakın protestoyu, alkış alırdı. Filmin adı da 12 Beyaz Adam olurdu. 
12 Kızgın Adam
***
Filmde kimsenin adı yok, sizinki gibi. Ne zaman ki oybirliği sağlanıyor, yaşlı adam ve mimar sizinle tanışıyor:
A-Hey! Adınız ne?
B-Davis
A-Benim adım da McCardle. Görüşürüz.
B-Görüşürüz.


Henüz tanışmadıysanız, bu adamlarla tanışın.
Yorum Yok