Cuma, Ocak 30, 2015

Her Zaman Bir Şans Vardır: Snow Piercer

*Dikkat birazcık spoiler içerir.
Filmle ilgili duygusal fikirlerimi söylemeden önce sahne değerleri, karakter olgusu, gerçekçilik üzerine birkaç bir şey söylemek istiyorum. Filmin birçok sahnesinde abi bu nedir? Çok saçma olmuş diyebileceğim yerler vardı. Zoraki konmuş demek değil de, bağlantıyı kurmak için pek uğraşmamışlar diyebilirim. Ama bağlar haricinde olay örgüsü içerisinde muhteşem hissettiğim yerler vardı.
Snow Piercer
Ağaçları ve toprağı gördükten sonra.

Fizik kurallarına aykırı sahneler olmasına rağmen, bazı sahnelerin gerçekmiş hissi vermesi gözümü doldurdu açıkçası. Onlar acıyı hissettiğinde ben de gözlerimi kıstım diyebilirim.

Bazı karakterlerin ayrıntısı o kadar güzel eklenmiş ki. Bize tanıtıldıktan sonra kendisine aykırı herhangi bir şey yapmıyor. Aykırı bir şey yapmamasını geçtim, 'Evet bu adam bu gerçekten, daha iyi anlatamazdın.' diyorsun.



Sonlara yaklaşırken şu çıkarımı yapabilirim: Bazı mantık hataları olduğunu düşünsem bile. Film konusu haricinde gerçekçilik üzerine gitmeye çalışmış. Ve hakkıdır birçok yerde başarmış. Gerçekçilikten kastım da daha çok. Sanki sen oradaymışsın, onları görüyormuşsun gibi. Ya da anlatılmak istenen duygunun sahnesi üzerine iyi çalışılmış da diyebilirim. Gerçek gibi olmuş.

Bir insana insan demememiz için gerekli şeyler vardır. Hayatı hissetmesi gerekir mesela. Tat alması, görmesi, dokunması, dünyanın ona sunduğu şeylerin farkına varması. Burada hayattan dışlanmış bir topluluğun, kendi elleriyle, bize küçük görünse de belki yapabileceği en büyük devrimle hayatlarını geri almasını izliyoruz. Adım adım, vagon vagon. Bazı sahnelerde durdurup insanların yüzlerine bakmak bile yeterli oluyor filmden zevk almak için. Sıkılıp ya da saçma bulup; bu da neymiş abi deyip kapatabilirsiniz. Ama görülmeye değer çok da şey var. 
Aşama aşama, kaç yaşında olursa olsunlar insanların yeniden doğuşunu izliyoruz film süresince. Çevresindekileri tanımlamaya çalışan bir bebeğin tepkilerine sahip insanlar. Korkutucu güzellik onlar için.
***
Bunu söylemeden kesinlikle olmaz en sona saklamak istediğim bir şey; basit bir şekilde sınıf ayrımına, üst sınıfın her katmanına değinilmiş. Ancak bu günümüzdeki gibi arka plandan yapılan şeyler gibi değil de, 1700-1800'lü yılların Avrupası sınıf ayrımına benziyor. Aradaki uçurumdan bahsediliyor. Toplumun gittiği yeri gözler önüne seriyor diyebilirsiniz, belki bazı yerlerde, ama bana soracak olursanız onun yerine; çevrede ne olup bittiğinin
farkında olmayan insanların kendi hayatlarının içinde kayboluşunu anlatıyor. Bunların yanında bunun farkında olup bir şey yapmak istemeyen ve bu durumun tam içinde olan insanlar da...
***
Film bitince ne diyeceğimi bilemiyorum gerçekten. Açıkçası tekrardan izlenebilir hatta izlenmeli. Ayrıntıda daha da şeyin saklı olduğuna inanıyorum şu an. Film şimdi bakınca daha da bir fikirler üzerine yapılmış bir film gibi görünüyor gözüme, görselliğinden daha ön planda şu an, sanki onu anlatmak istememişler gibi. Çok uzatmadan şunu söyleyeyim; hani derler ne abi ana fikri bana bir şey söyle diye. Benim aklıma o kadar yazdığımdan sonra şunu söylemek geldi; ne olursa olsun, her durumda, her yerde, bir düzenin devam etmesi gerekmiyor. Her zaman bir şans vardır. Klasik gibi biraz ama daha fazla konuşursam filmle ilgili şeyler ağzımdan kaçıracağım. 

İzleyin, bitince vaov diyin, sonra tekrar izlemek isteyin.
Yorum Yok

Çarşamba, Ocak 28, 2015

İznik Gölünde Saklanan Bazilika


MÖ 7. yy'de Aziz Neophytos anısına yapılan bazilika, depremi bahane ederek, yıllarca yeryüzünde kalmaya direnmiş, nihayet suların çekilmesi ile gün yüzüne çıkmış. Sandalla göle açılan İznikliler bu bazilikayı hep görüpdururmuş, ancak tarihi bir değeri olduğunu tahmin edememişler. 
İznik Gölünde Saklanan Bazilika
İznik Gölünde suların çekilmesi ile gün yüzüne çıkan bazilika

Bundan tam 1 yıl önce muhtelif medya organları sayfalarına taşıyınca, benim gibi birkaç gariban sevindi, mutlu oldu, arkeolojik çalışma bekledi. Ancak yeni haberler gelmemeye başladı.

Ta ki Amerikan Arkeoloji Enstitüsü 2014’ün en önemli 10 keşfi listesine alana kadar. Aynı kelimeler, hatta aynı cümlelerle tüm haber sitelerinde yer almaya başladı:

“2014 yılının en değerli 10 keşfinden biri”ymiş.

“10 Önemli keşfinden 7.si”ymiş.

“Batık bazilika 10 keşiften biri”ymiş.

***

Henüz 1936 yılında, Mustafa Kemal Atatürk İznik ziyaretinde İznik’i gezmek için izin isteyen Afet Hanım ve birkaç kişiye “Hay, hay... Gidebilirsiniz fakat asıl İznik'i göremeyeceksiniz. Çünkü o toprağın altındadır” derken diğerlerinin bilmediği ne biliyordu? İşte şimdi öğrendik.

***

Kendimizi nasıl değersiz hissediyorsak; asırlar önce bizimle genetik, sosyolik, kültürel hiçbir bağı olmayan kişilerin yaptığı, sonradan yerleştiğimiz topraklarda keşfedilenler, keşfedildiğinde de çok dikkatimizi çekmeyen bir yapı, bir anda gururumuzu okşadı. Düşünsene, evine bilmemkaç km uzakta ve ABD en değerli diyor, 7. Diyor, İznik’e diyor.

***

Geçtiğimiz günlerde, Van Gölünde de bazı kalıntılar keşfedildi. Yine suların çekilmesi nedeniyle, gün yüzüne çıktı. Daha fazla saklanamazdı. Önümüzdeki günlerde, İznik Gölünde saklanmış bazilika gibi geç kalınmamasını, tüm insanlığa ışık tutacak değerler ve anılar beklediğimi belirtmek isterim.

Güzel günler efe’m..
Yorum Yok

Pazartesi, Ocak 26, 2015

Bir Gezi Meselesi



Cumartesilerden bir Cumartesi saat 02.00’ye yaklaşırken telefonum çaldı; ben eve henüz girmiştim, çantamı bir yere, ayakkabılarımı başka bir yere atmış, evde ses arıyordum. Bu saatte arayan ancak Türk erkeklerini tavlamaya çalışan yabancı kadınlardır, diyerek hiç oralı olmadım, ama çaldı çaldı çaldı. İkinci aramaya yetiştim ki, önce yüksek tonda müzik sesi geldi. Ayy Cumartesi Cumartesi, biri telefonuma dadandı, off, diye birkaç saniye düşünerek Türk kızı kimliğime girdim. Ardından kardeşimin adını vererek, tanıyıp tanımadığımı sordu ki kalbim telefonda atmaya başladı. Çünkü benim belaları üzerine çekmekte süper yetenekli bir kardeşim var. Neyse ki cüzdanını minibüste unutmuş, çok tatlış minibüs şoförü cüzdanında acil durumlarda ulaşılacak numaralardan beni aradı. Süper akıllı kardeşim kendi telefon numarasını yazmadığı için numarasını sms olarak attım.
Farkındalığım burda başlamadı, buraya kadar sıradan bir olaydı benim için. Zaten yapılması gereken bir şeydi. Yaklaşık 10 dakika sonra kuzenim aradı; minibüs şoförü, kuzenimin çalıştığı firmadan birini daha aramış nasıl olduğuysa (bozuk el yazısı nedeniyle rakamlar karıştı ve iş numarası olduğunu için benzer bir numarayı benzetti sanırım), olayın kuzenimle ilgili olduğu anlaşılmış. Yanlış anlaşılmalar düzeltilmiş. Herkes gecesine devam etmiş.
Kuzenim beni aradığında, kardeşimin cüzdanında Gezi günlerinden kalma, benim, kendisinin, eşinin, kardeşinin telefon numarası, kan grubu gibi bilgilerin olduğunu, o yüzden minibüs şoförünün aradığını tahmin ettiğimi anlattım. Bu vesileyle yüksek sesle düşündüm: Geziden kalma alışkanlıklarımız, notlarımız,vs.
Bir Gezi Meselesi
Gezi, ’90lar ve ’80ler doğumlu apolitik gençliğin sansüre, dayatmalara, betona karşı duruşunun sevimli bir yansımasıydı. Sonuçları ne kadar keyif verici ise, bir o kadar da acı vericiydi. 2014 yılı hakkında, ne kadar berbat bir yıldı, listemize Berkinciğimizi eklememize neden oldu.
Benim de cüzdanımda, acil durumda aranacak listem, kan grubum,vs bilgilerimin olduğu bir kartvizitim var Geziden kalma. Ne olur ne olmaz.
Bir ara yanımda biber gazı taşımayı, bir aksilik anında sere serpe sıkar, korunurum, diye düşünmüştüm. Ne de olsa biz biber gazına alışıktık; kötüler zorluk yaşayacak, biz de korunacaktık. Çünkü bize zarar verecek kişiler, Gezide bizimle değildi. Gezi havası dağılır gibi olsa da ben hala aynı şeyleri düşünüyorum.
***
Bana Geziden bunun gibi bir sürü fikir, davranış ve his kaldı. Ne olur birbirimizden vazgeçmeyelim. 
***
Gezide yaşanan telefon hikayesi beni hala bağıra bağıra ağlatır. Hatırlamak, unutmamak gerekir:

Bir Gezi Meselesi
*"Annen aradı, başka biri açarsa telaşlanır diye ben açmadım."


*Minibüs şoförünün tatlışlığından bahsettim; ama öğrencinin cüzdanından çıkan 20 TL’ye musallat olmuş biriymiş; hadi hep birlikte şoföre ‘cık cık’layalım.
Yorum Yok

Cumartesi, Ocak 24, 2015

Walter Mitty'nin Gizli Yaşamı

Filmin neresinden başlasam bilemiyorum. Keşke aralarda durdurup notlar alsaydım dediğim bir film. Küçük güzel ayrıntıları vardı. Sade ve klasik bir konuya sahipti ve bunu o kadar güzel anlatmıştı ki. Eksiksiz, her şey uyumlu. İstemediği hayatının ve geçmişindeki bir acının içinde boğulmuş bir adamın gerçek benliğine tekrardan kavuşma hikayesi. 
Walter Mitty'nin Gizli Yaşamı

Aslında o adamı biraz da bizlermiş gibi anlatmış yönetmen. Yönetmen dediğim de Ben Stiller zaten başrolün ta kendisi. Ben Stiller bu rolünde istemeden başladığı yoğun iş hayatında kendi benliğini kaybetmiş bir insanı oynuyor. Film içerisinde o kadar da muzdarip olmasa da bu durumdan, başka yerlerde olmak istediğini anlıyoruz. Hayatı boyunca aslında olduğu kişi, filmde hayalindeki kişi olarak görüyor ki aslında o hayalleri içindeki insan tam olarak kendisi, olmak için bir çaba sarf etmemiş ancak bu sefer uğruna bir şeyler başarabileceği bir insanı bulmuştur. Ya da aslında onun için değil, kendisi için bir şeyleri başarıyordur.

"Güzel şeylere iltifat gerekmez." Başarılı bir fotoğrafçının sözü. Benim de aslında bu filmle ilgili söyleyecek pek bir  şeyim yok. Çok basit ve etkileyici bir film. Şunu anlatıyor ki; kendi hayatlarımızda, başarılarımızda emeği geçen her insana teşekkürler ve en nadide parçalar aslında içimizdeki insanlar. Her zaman hayata dönmek için birileri çıkar ve, veya sizin şansınız vardır. Tekrar tekrar izleyin. Sonu kadar kendisi de güzel.
Yorum Yok

Cuma, Ocak 23, 2015

Şifahen Masallar

 
Şifahen Masallar yani sözlü, anlatma yoluyla masallar. Şimdi siz
diyebilirsiniz. Zaten masallar anlatılarak aktarılmaz mı! Ne yazık ki herkes
sizin kadar şanslı olamayabiliyor, bazıları kendi masallarını kendi
okuyor. 
Aslında ben de sizin gibi şanslı çocuklardanım. Edebiyat öğretmeni olan babam beni hep hikayelerle masallarla büyüttü. Ne zaman ki masalları tükendi; roman özetlerini (en çok da öğrencilerine ödev verdiği özetler^.^) okumaya başladı. Bu yüzdendir ki bazen okumadığım kitapların karakterlerini bile tanıyorum. 
***
Şifahen Masallar
Şifahen masallar ile Kadıköy sokaklarında dolanırken “Bu akşam ne seyretsem” diye Moda Sahnesine gitmemle tanıştım. Daha önce adını görmüş ama bu kadar farklı bir deneyim olacağını tahmin etmediğim için incelememiştim. Açıkçası izlemek istediğim o kadar çok oyun var ki başka bir oyunu öne almadım. Ama arama motoruna adını yazmakla egoist okurun (ki en sevdiğim bloglardandır) yazısını görüp hemen bu akşama da bir bilet aldım. Biraz sürpriz olmasını isterken, farklı içeriği bana hakkında bir şeyler okumaya itti. Beyza Akyüz modern zamanlarda “Bir varmış, bir yokmuş” ile başlayan masallar anlatıyordu. Kalktım gittim. Biz seyircileri yan flutuyle bir müzisyen karşıladı.(Ne yazık ki ismini hatırlayamadım, öğrenip hemen ekleyeceğim) Seyirciden önce sahnedeki bulunuşa bayılırım ki, öyle böyle değil.
***
2 perde, 60 dakika, 2 masal, 1 anlatıcı, 1 müzisyen Moda Sahnenin küçük stüdyo sahnesinde belki 20 dinleyici. Hep birlikte masalların içine girdik. Karıncaların birlikte ne kadar güçlü olduğunu ve alicengiz oyunlarından sakınmamız gerektiğini hatırladık. Masalların bir parçası olduk. Kurutulmuş elma yedik, hazırladığı afişin bardak altlığı hediyelerini tek tek hazırlayan Fırat Yaşa ile tanıştık, çay içtik, vesaire.
En nihayetinde her günü masal gibi olan güzel İstanbul’da farklı bir akşam daha yaşadık.
***
Bu vesileyle romanlarını, hikayelerini dolayısıyla karakterlerini en çok tanıdığım Yaşar Kemal’e acil şifalar diliyorum.
Umarım her çocuk şifahen masallar, herkes Şifahen Masallar’ı dinler. 
Hadi birine bir masal anlatın. İyi uykular...
*Beyza Akyüz'ün facebook sayfası için buraya, Şifahen Masallar facebook sayfası için buraya, Moda Sahnesinin web sitesi, dolayısıyla yeni masalların programı için buraya birkaç tık, o kadar.
*Size sahneden fotoğraf çekmek isterdim ama masallar esnasında o kadar dalmışım ki unuttum. Neyse, zaten o işi beceremiyorum.
*Bir de "Dünyanın bütün karıncaları, birleşin!"
Yorum Yok

Çarşamba, Ocak 21, 2015

Word Kitapçısının Flörtöz Okurları



2014, 5 Ağustos. Dünyanın farklı yerlerinde kullanılan seri ilan sitesi Craigslist sitesinde yayınlanan “hisli” ilan ertesi gün Word Kitapçısının dikkatini çekti ve twitter adresinden bu ilana gönderme yaptı:

"ÇOK ÖNEMLİ, eğer dün Brooklyn dükkanından alışveriş yaptıysanız, bu kaçırılmış ilişki(iletişim) siz olabilirsiniz."
***
Bu tweet sayesinde ilan daha çok kişiye ulaştı. Dünyanın diğer ucunda bana bile geldi.
İlanda Word Kitapçısından alışveriş yapıp ardından parkta kitap okurken konuşmadan flört eden çiftten birinin “Beni bul, lütfen” demesi yer alıyordu:
Word Kitapçısının Flörtöz Okurları

"Word'de birbirimizi gördük. Beni takip ettiğiniz sanmıyorum, ama yolculuğumuz parkta sona erdi. Güneş batarken, bankta yanıma oturdun. Sen Willa Cather okuyordun, bense Edward St. Aubyn.
Dizlerimiz birbirine değdi ve beş dakika sonra yeniden. Ardından sessizce böyle kaldı. Başıma gelen en romantik şeydi. İkimiz de birbirimize bir şey söyleyemeyecek kadar utangaçtık; biliyorum. Ancak şimdi çok pişmanım. Yan gözle sağ yanımda ne yaptığını anlamaya çalışıyordum; bir de senin aynı şeyi sol yanını kontrol etmek için yapıp yapmadığını.
Akşam yemeği için sözleştiğim arkadaşım beni o bankta bulduğunda, öleceğimi sandım; çünkü sana o parkta seninle aynı şekilde milyonlarca gün daha geçirmeye hazır olduğumu söylemeyeceğimi biliyordum.
Bir saat sonra banka geri döndüm fakat sen gitmiştin. Beni bul. Lütfen."

*Utku, yazıya feci şekilde romantizm katmıştır.
***
İlanın Word Kitapçısının reklamı olma ihtimalinden bahsedilse de, bu tatlı ilan içimizi kıpır kıpır etti. Umarım gerçektir ve çift birbirini bulmuştur. 
Tatlı şeyler sizi, bu zamanda böyle flört mü kaldı..

Yorum Yok

Pazartesi, Ocak 19, 2015

Kral Değil Soytarım Lear

"Anadolu yakasında kar yağacak, çok kar yağacak, öyle böyle yağmayacak, evden çıkmayın, işe gitmeyin, çok kötü olacak, bambaşka olacak" uyarılarının Kadıköy'ü etkilemediğini, birkaç yıl evvel bir Cuma günü için "çok yağmur yağacak, sel olacak, hepimizi alacak" uyarılarına rağmen bir damla yağmayan "Kara Cuma"dan sonra çok iyi anladık. Kar uyarısı, Kadıköy'de tiyatroya gitmemi engelleyemedi. Yine de Kadıköy Halk Eğitim Merkezi'ni oyunun iptal olup olmadığını öğrenmek için sürekli taciz ettim.
***
Altıdan Sonra ve Pangar Tiyatro'nun ortak yapımı Soytarım Lear, Shakespeare'in ünlü tragedyası Kral Lear'ın Yiğit Sertdemir tarafından yorumlanmış hali ki, Yiğit Sertdemir'in Türk Tiyatrosunun yeni dönemde başına gelmiş en güzel şeylerden olduğunun küçük bir kanıtıdır. (Burada yazar Türkiye tiyatrosu demek istiyor.)
***
Özel tiyatroların usta oyuncuları oynatmaktansa koklattığı, iki-üç kez sahneden şöyle bir geçirdikleri oyunlarının aksine Tomris İncer ve tabi ki karakteri sahnede olmadığında bile ağırlığını hissettirdi. Bu minik hanımefendi kralın soytarısını, bir soytarının hak ettiği gibi oynuyor, gülen yüzündeki acıyı seyirciye veriyor.
Kral Değil Soytarım Lear
Oyunun ilk perdesi Kral Lear metnine ne kadar yakınsa, ikinci perde de o kadar uzak. Bu noktada biraz hayal kırıklığına uğradım. Biraz bükülmüş bir hikaye ya da yorum beklerdim. Ancak iyi bir deneme olmuş fikrimce. Görsel ve sessel algısını çok sevdim; ışığın, rengin ve sesin bir arada kullandığı oyunları tadı başka oluyor.
***
Oyunun kadrosunda: Tomris İncer ve oyunun yönetmeni Yiğit Sertdemir dışında, Berkay Ateş, Demet Evgar, Okan Yalabık, Sezin Akbaşoğulları, Umut Kurt da yer alıyor
Maskın altında mimik ve jestleri vermenin daha zor ki, Soytarım Lear kadrosu bu durumu aşmış.
Oyunun başında maskların altında kimin olduğunu ve karakterleri yakalayamadığım anlar oldu. Birden fazla kez, jest ve sesine kalakaldığım maskenin altından Berkay Ateş çıktı ki ilk kez seyretmediğime üzüldüm. Oynadığı diğer oyunlara baktım; ne yazık ki Avrupa yakasındaki sahnelerde oynuyor. Alternatif tiyatroların yer değiştirme hareketlerinde yakalayıp başka bir oyununu seyretmek arzusundayım.
***
Oyuna gitmeden önce Kral Lear'ı seyretmenizi tavsiye ederim. Bu sezon İstanbul'da oynadığını bildiğim tek tiyatro Tiyatro Oyunbaz. Şu linkten programlarını takip edebilirsiniz.
Cüneyt Gökçer'i sahnede seyretme fırsatı bulamadık maalesef, ancak şu linkten Ankara Devlet Tiyatrosunda 1983'te oynadığı oyunun kayıtlarını izleyebilirsiniz. 
Seyredin, seyrettirin.
Yorum Yok

Çarşamba, Ocak 14, 2015

Ben de Charlie'yim

Geçtiğimiz hafta yaşanan Charlie Hebdo saldırısının ardından çok şey yazıldı, söylendi. Fikir özgürlüğü olmamasından yakınan insanların bile "ama"lı cümleler kurduğu günlerde, hep aynı çirkin yorum geliyor aklıma: Hıncal Uluç ve türevlerinin Amy Winehouse'un ölümünün ardından kurduğu "Su testisi su yolunda kırılır." cümlesi; "ama"nın deyimli, atasözlü hali, aynısının laciverti. 
Muhatabım Allah'a şirk koşan katiller değil; fikir özgürlüğünü, insan haklarını sahiplenmeyen, hep "ama"ları olanlar. Sıra bir gün size de gelecek, o zaman yardım/destek bekleyeceksiniz bizden. Biz yine koşulsuz şartsız, "ama"sız burada olacağız.
***
Ben de Charlie'yim. Je Suis Charlie.
Je Suis Charlie
***
Benim bunları yazdığım saatlerde, Charlie Hebdo'nun Türkçe yayını dijital ortamda yayınlandı. Bu link burada dusun, bakar bakar ağlarız. 
***
Güzel günlerde yazmak dileklerimle...
Yorum Yok

Cumartesi, Ocak 10, 2015

Girişimcilik mi, Doyumsuzluk mu; Anne/Babalık mı, Görgüsüzlük mü?

Arkadaşlarım ikiye ayrılıyor: evlenenler ve girişimciliğe merak saranlar.
***
Yaş oldu 28; üniversiteyi bitirdik, çalışmaya, para kazanmaya, terfi almaya başladık. Kimimiz iş hayatının yanında evlilik hayatını yürütmeye başladı. Hatta anne/baba oldu. En fazla mesaiyi çocuklarına ayırıyor. Sosyal medyada çocuklarının, ilk adımını, ilk mamasını, ilk kelimesini,vs mütemadiyen görgüsüzce paylaşıyor. Kimimiz ise, ‘Çalışıyoruz ama kime, niye?’ demeye başladı. Son bir yıl içinde, ‘Şu işte para var, hadi şu işe girelim?’ diyen o kadar çok arkadaşım oldu ki, sorgulamaya başladım: Girişimci mi, doyumsuz muyuz?
 ***
8-5 (ya da 9-6) çalışanlar olarak, her sabah kalkıyoruz, bir şeyler atıştırıyoruz, kendimizi ofise  atıyoruz, sabah çayımızı (kahvemizi) yudumlarken ülkede neler olup bitmiş göz gezdiriyoruz, ardından mailleri tek tek inceliyoruz, telefon çalışıyor, mailler akıyor, biri sesleniyor, birine dert anlatıyoruz, notlar alıyoruz, önceki notlara tik atıyoruz derken öğlen olur, yemeğe çıkıyoruz, yemek esnasında biraz hoş-beş, ardından yine ofis, yine telefon, yine mailler, yine notlar, yine tikler, hooop mesai bitmiş, eve yollan. Telefonlara, maillere zaten bakıyoruz, niye kendimiz için olmasın diyoruz. Tam o esnada şeytan dürtüyor, ne zamandır aklımızda olan o işi düşlüyoruz, iş çıkışı bir arkadaşımızla buluşup hayalimizdeki işi konuşuyoruz.
Gördüğüm şu ki, girişimcilikte başarının 3 sırrı var:
1. Cesaret: Herkes o trend olan kahve zincirinden bir franchise almak istiyor; ama bazıları cesaret ediyor. Cesaret edebilen ilk adımı atabiliyor.
2. Çalışmak: Her ne iş yapıyorsan yap, çalışmak en önemlisi. Çalışmayana iş yok. ‘Dayı’ da önemli bir kriter tabi, ama her ‘dayı’nın bir son kullanma tarihi var. 
3. İşin başında durmak: Doğru kişilerden oluşan ekibi kurmak kadar önemli. Çalışmanın her aşamasını takip etmek gerekli.
İster teknoloji firması kur, ister şarap üret, ister tasarım yap; bu 3 kurala uymak gerekiyor.
En nihayetinde bir şekilde para kazanılıyor. Önemli olan devamlılık. Ay sanırım evlilikte de aynı, evlenirsin yani, ne var. Sürdürebilecek misin bakalım...
***
NOT: Yazarken fark ettim ki, aslında arkadaşlarım evlenenler ve girişimciliğe merak saranlar olarak ikiye ayrılmıyor. Önce evlenip sonra girişimciliğe merak saranlar ve önce girişimciliğe merak sarıp sonra evlenenler olarak ikiye ayrılıyor. Yani toplum dayatıyor, evleniyoruz; er ya da geç. Aynı zamanda işimizde mutsuzuz, gözümüz başka yerde, doyumsuzuz. Umuyorum ki, yanlış yorumluyorumdur ve girişimciler daha fazladır. Sonuçta hem ekonomi canlanır, hem de Dünya markası oluştururuz. Bu güç sadece gençlerde var. 
Saygılar,
Yorum Yok

Cumartesi, Ocak 03, 2015

Yaşasın İlham Veren Kadınlar!


"Masumiyetsizlik çağına hoş geldiniz. Hiç kimsenin Tiffany’de Kahvaltıları ya da Unutulmaz Aşkları yoktur. Onun yerine sabah 7’de kahvaltı ederiz ve aşklarını mümkün olduğunca çabuk unutmaya çalışırız.

Kendiniz korumak ve hesabı kapatmak esastır.

Aşk tanrısı yardım etmekten vazgeçti.

Bu şehirde, bu durumda olan binlerce belki de onbinlerce kadın var. Hepsini tanıyoruz ve muhteşem oldukları konusunda hemfikiriz. Seyahat ederler, vergilerini öderler. Bantlı bir çift Manolo Blahnk sandal için 400$ öderler.

Ve yalnızlar."
Bu sözlerle başladı, '98 yazında Sex And The City. Daha doğrusu başlamış. Ben o sıralarda hazırlık sınıfından orta 1'e geçen, odamın kapısını kapatıp günlük yazan bir ergendim. Yıllar sonra tanıştım bu diziyle. Tamamen izlediği 5 tane dizi olmayan ben, 94 dizi bölümünü ve 2 sinema filmini bir solukta izledim.
Dünyanın en ışıltılı şehrinde 4 kadın, güzel güzel giyiniyor, aşık oluyor; bir taraftan kendi ayakları üzerinde duruyor, bir taraftan margaritalı gecelerde keyifli sohbetler yapıyorlardı. Tabi ki alışveriş de vardı ki, global bir trendsetter çıkardı: Sarah Jessica Parker.
SJP davetlerde, galalarda, hatta sokakta ne giyse trend oluyor. Bu öngörüsü dizide başlamış olmalı ki, dizide kullandığı her detay yeniden trend oluyor:

Mesela kürk. Sinemaya, tiyatroya, kahve içmeye, dans etmeye, hatta işe giderken üzerimden çıkarmadığım, kürkümün en önemli nedeni kesinlikle Carrie Bradshaw:

 

*Kadın, piyamalarının üzerine geçirdiği kürküyle bile şahane değil mi?


Belki göbeğimiz onunki kadar güzel değil ama bu yazı kısa bluzlerle geçirmedik mi: 
 
 
*Yanlış anlaşmalarla dolu doğum günü bölümünde giydiği kırmızı ikili giyilmez mi, giyilir, hem de bayıla bayıla..

Koca kadın, tutu giydi ve yakıştı, bir baktık biz de giyiyoruz:
 
*Ya düşünsene 40+ yaşında biriyle flört ediyorsun, buluşmaya tutu ile gidiyorsun!


Hatta diz üstü çorap:


Ve hatta bol, kabarık etekler:

 

Çok sık kullanmasa da nokta atışı yaptığı saç aksesuarları ve bol boncuklu, büyük aksesuarlar da şahaneydi, hele ki bu yıl trend olan turbanları yıllar önce kullandı:

 

 

 


Ve benim kişisel trendim broşlar. İster toplantıya gideyim, ister sahile ayaklarımı uzatmaya, yakamda çiçekler:


 
Carrie Bradshaw'ın giydiği nerdeyse her şeyi giyebilirim diye düşünüyorum. Aynısını giyemesem de, benzerini giyerim. Benzerini de giyemezsem de, ilham alırım. Yaşasın ilham veren kadınlar!

 Stil ve trendler

Yorum Yok