Salı, Ekim 28, 2014

Bize Cani Demeyin, Çok Kırılıyorum ):

Ben protest hayatı severim. Aktivistleri, direnişçileri, anarşistleri severim. Bir duruşları var insanların. “Artık domatesler böyle parlak parlak, albenili; GDO'lu diyorlar ama sen önemseme, ye, yedir” diyene, “Çocuklarına şu dilde isim koyamazsın” diyene, “Tüp gaz patlaması olabilir ama biz bir terörist seçtik” diyene, "Çok afedersiniz, Ermeni" diyene "Dur!” diyeni çok severim.
Hele ki “Bu parkı yıkıyorum ben, sen de buna alışacaksın” diyene “Dur!” diyeni bambaşka sevdim, seviyorum, saygı duyuyorum, beğenerek takip ediyorum.
***
Veganlığı tercih eden, canlılara zarar verilmesini protesto eden kişilere aynı saygıyı hissediyorum, “Golden'larınız için sabah erkenden park bahçe geziyorsunuz, ama akşam yemekte tavuk yiyorsunuz” dediklerinde oldukça haklı olduklarını düşünüyorum. Ancak anlamadığım bir şey var: Fesleğenlerin canı yok mu? Kloroplastları olduğu için mi, yer değiştirmeden hareket ettikleri için mi suçlular? Ses çıkarmadıkları için canının yanmadığına emin miyiz?
***
Yıl olmuş 2014; ne yaprakla muhtelif yerlerimi kapatıyorum, ne de acıkınca avlanıyorum. Üretime direkt katkıda bulunmuyorum, ama ileri derecede tüketiyorum. Her gün işe gidip geliyorum, iş çıkışında bir yerlere gidip bir şeyler içiyorum, öğle yemeklerinde ne yesem, sabahları ne giysem diye düşünüyorum. Yani her olağan tüketiciden biriyim. Zaten pamuk yetiştirsem, üzüm yetiştirmeye yetişemem; domates eksem, tütün dikmeye. Bir görev dağılımı yapmak şarttı. Bu görev dağılımı içinde politik görüşümün bana verdiği yetkiye dayanarak, ihtiyacımdan fazlasına el uzatmamayı doğru buluyorum. Bu nedenledir ki pamuk yastık kullanıyorum, ipek gömlek giyiyorum, yerli domates yiyorum.
***
Şimdi veganlara sormak istiyorum: Yastık/yorganları kaz tüyü kullanmak yerine sentetik kullandığımızda endüstriyel ürün kullanmayı destekliyor, dolayısıyla hayvanların yaşam alanlarına daha çok zarar vermiyor muyuz?
Gelin, ortak noktada buluşalım; sağlıklı yaşabileceğimiz kadarını yiyelim, şımarıklık yapmayalım. Daha etli olması ve hızla büyümesi için, şişirilen ve gün yüzü görmeden kandırılarak öldürülen tavukları yemeyelim. Ama doğal hayatında gezen tavukları, yumurtalarını yiyelim.
Aslında benim derdim şu: bize cani diyorsunuz ya, ben çok kırılıyorum.

*Sabaha karşı uyanıp taa Ankara’ya giden, 4 saatlik toplantıdan çıkıp gerisin geri İstanbul’a dönen şu bünyem zaten aç. Bu kadar yazınca, canım, çok afedersiniz, odun köfte çekti, Salihli’ye koşmak istiyorum. Şimdi Gürsu'da olmak vardı.
**Fırsattan istifade Irkçılığa ve Milliyetçiliği DurDe! platformuna link vererek Ayın Ayı Irkçısına baktım, kendisini tebrik ediyorum.


 Sağlık Yaşam

Yorum Yok

Pazar, Ekim 26, 2014

Beyoğlu Kadıköy'e Taşınıyormuş

Pazartesi değil de "pazar sendromu" yaşadığım şu dakikalarda aklıma gele gele Penguen Dergisinin çoook eski bir sayısındaki Ersin Karabulut yazısı geldi. Hayalindeki bir diyalogu şöyle anlatıyordu:

"'Taksim Üsküdar’a taşınıyormuş doğru mu?’ desem, ‘Aaa, nasıl olur öyle şey!’ yerine 'Evet doğru tabi..Hatta Kadıköy de Waşintına götürülecekmiş öyle duydum..' diye cevap alsam." (Tam metni, arşive girip bulacağım. Ersin Karabulut’tan özür diliyorum): )

 Bence taşınabilir, normaldir, Waşintınlı insanlar Kadıköy’ü, Kadıköy’e gelmeden görebilir.
***


http://instagram.com/kadikoybelediye
Kadıköy Sokakları
Olabileceğini, son zamanlarda Kadıköy’e taşınan Beyoğlu ispatlamıştır. Beyoğlu’nun alternatif sahneleri, konsept kafe, bistro ve pubları Kadıköy’e göz göre göre taşınıyor ya da zaten Kadıköy’de açılıyor. Bunu fırsat bilen sanatçılar (tasarımcılar, tiyatrocular,vb) Kadıköy’den ev bakmaya başladı ki, ev kiralarının önlenemez artışından anlaşılıyor. Bunlar hep Beyoğlu Belediyesi!
***
Mesela bu sahnelerden birisi, Yeldeğirmeni’nde eski bir kıraathaneyi sahneye çevirmiş, Beyoğlu’ndan kaçarak Kadıköy’e mesken eylemiş Kadıköy Terminal. Doğaçlama performans sergilenen sahnede, iki tiyatro grubu sahne alıyor: AZOT ve İstanbulimpro. Profesyonel oyuncuların yanı sıra aday oyuncular da sahne alıyor ki, o da keyifle izleniyor. 
***
Alternatif sahnelerin yanı sıra, alternatif ve konsept mekanlar da, takip edemediğim bir hızla artıyor. Mekanlara sokaklar bile yetişmiyor ki; barlar sokağı, Kadife Sokaktan, Moda Caddesine, Piri Çavuş Sokağa taştı. Zeplin, Ayı, London Pub dünya biralarını menülerine almakla kalmıyor, çalışanlara aralarındaki farkları anlatıyor, böylelikle, menünün altından kalkamazsanız, masanızla ilgilenen arkadaşa “Sence ne içeyim?” diye sorabilirsiniz. Bayıla bayıla öneri verecektir.
Zeplin Pub, Kadıköy


London Pub, Kadıköy


Ayı Bar, Kadıköy




Kadıköy sokakları, insanları zaten güzeldi. Şimdi çok başka güzel oldu. Sokaklar hem öğreniyor, hem öğretiyor; hem eğleniyor, hem de eğlendiriyor.


Bu arada şeftali ne de romantik yahu!


*Kadıköy Terminal'in aylık takvimi ve adresi için: http://www.kadikoyterminal.com/
**Pub fotoğrafları şuradan: http://listelist.com/anadolu-kadikoy-mekanlari/
***Kadıköy'deki diğer sahneler, dahası sergi, etkinlik alanlarına ve mekanlara, henüz keşfettiğim şu nefis siteden ulaşabilirsiniz: http://kadikoykafasi.com/


Yorum Yok

Cuma, Ekim 24, 2014

Sevmekten Korkuyorum

Ne zaman bir dizi için 'dizimi buldum' desem, daha 13 bölümü göremeden yayından kaldırılıyor. Sanırım çok  beğendiğim çikolatayı sadece ben yiyorum; nerdeyse salepli dondurmadan vazgeçeceğim ambalajlı dondurmayı sadece ben alıyorum; öyle ki dağıtımdan kaldırılıyor. Gelmiş geçmiş en iyi nemlendirici dediğim nemlendiriciyi bir daha bulamadım. 
*** 

Gabriel Garcia Marquez

Ta ki geçtiğimiz Nisan ayında caaanım Marquez, şu fani dünyadan ayrılığından beri. (Kitapları bitmesin diye son kitabını hala okumadım. Diğerlerini döndüre döndüre, sindire sindire okumaya devam ediyorum.) Bir de baktım ki herkes Gabrielci, herkes Garciacı, herkes Marquezciymiş. Kitapları bestseller oldu. (Ölünce kitapların bestseller olması, yazarlığın fıtratında var.) Bu bahaneyle çok satanlar listesine göz gezdirdim, o sırada en çok satan diğer kitap kanımca geçtiğimiz yüz yılın en iyi aşk kitabı Kürk Mantolu Madanno iken, 3. kitap ise zaman zaman Marquez'den daha çok seviyor muyum acaba diye şüpheye düştüğüm Albert Camus olmuş. Demek ki bazen diğer okurlarla aynı çizgide bulunabiliyormuşum. 

idefix.com, Nisan'14 En Çok Satanlar Listesi
Tiyatroda da bir kez bu durumu yaşamıştım daha önce. Sahnede dimdik dikilseler yine de seyrederim dediğim Engin Alkan, Çağlar Çorumlu ve Sevinç Erbulak'ın kombo temsili Tarla Kuşuydu Juliet Şehir Tiyatrolarında oynadığı esnada da aynı hissi yaşamıştım, çünkü temsile bilet bulmak hep zor oldu. Bu temsil sayesinde Şehir Tiyatrolarında biletlerin ayın hangi günü, hangi saatinde satışa çıktığını öğrendim. Gerçi temsili tam 6 kez seyrettim; buna rağmen Shakespeare'in (Çağlar Çorumlu'nun) 'Oyunu beğendiniz mi?' sorusuna cevabım hazırken doğru koltuğu tutturamadım. 
'Tarla Kuşuydu Juliet' IBB Şehir Tiyatroları

Diziler yayından kalktı, filmler sansüre uğradı, nemlendiriciler piyasaya sürülmedi, çikolatalar, dondurmalar dağıtılmadı; sevdiğim, beğendiğim, “Hah bu!” dediğim her şey erken gitti. Hatta geçenlerde, hafta sonu Gaziantep’e  gezmeye gideyim, diye plan yaptım; yıllardır, barış içinde yaşayan halka bir şeyler oldu, birbirine girdi. Şimdi sevmekten korkuyorum. 
***


O değil de 'Üsküdar'a Giderken' ne güzel diziydi, niye yayından kaldırıldı; bir ben mi izliyordum, gülüyordum?

Yorum Yok

Pazartesi, Ekim 20, 2014

İstibdat Döneminde Bir Tiyatronun Öyküsü

"Hikayemiz odur ki
1876 senesi
Sultan Abdülhamit tahta çıktı
Bir yaz gecesi
İktidarın büyüsü
Kaybetmenin korkusu
Böyledir iste istibdat döneminde
Bir tiyatronun öyküsü" diye başlar hikaye


Uğur Saatçi’nin 2007 yılında yazdığı, daha önce Trabzon Devlet Tiyatrosu’nda oynanan İstibdat Kumpanyası’nın Tiyatro İstanbul yorumuyla seyrettim. Levent Üzümcü, Aylin Kontente, Uğur Bilgin, İlknur Güneş, Sabri Özmener, Onur Buldu, Serhat Barış Açıkgöz, Aydın Sezgin, Levent Çimen, E.Utku Ölmez, Dilay Taşkaya'nın rol aldığı güzel bir temsil olmuş. 
***
Tiyatro eleştirmeni olmayan şahsiyetimin görüşü özel tiyatroların genelde, ünlülerin ego tatmini olduğu. “Bilmemne dizisinin başrolü bilmemnenin oynadığı” reklamıyla hazırlanmış afiş bile gördü şu gözler. Üstüne üstlük 2000lerde mankenleri sahnelere transfer eden bazı tiyatrolar oldu. Amaç, belki benim anlayamacağım kadar süper-yetenekli mankenleri tiyatroya kazandırmaktı, belki de tiyatroyu elitist işi gören seyirciyi daha tanıdık yüzlerle çekmekti. Her iki şekilde de kaliteyi bir hayli düşürdüler.

Seyirciyi tiyatro salonlarına çekmek yeterli değildi, elbet. Bir taraftan da onları tutmak gerekiyordu. Daha hafif konular, daha hafif dekorlar ve daha hafif diyaloglar ile seyirciye kolaylıkla “Aaa ben bunu biliyorum” dedirtti.

Hele ki son yıllarda, muhalif ilçelerde/illerde oynanan temsillerde, temsil esnasında yeteri kadar mesaj verilmiyormuş gibi, temsil sonunda alkışı durdurup muhteşem(!) fikirleriyle bizi aydınlatıyorlar, sağ olsunlar.

Tamam tiyatro, daha doğrusu sanat muhaliftir, sanatla meşgul olan kişi entelektüeldir, aydındır, ileri gelendir; ancak parti propagandası tadında konuşma yapmasının da anlamı yok.
*** 

“İstibdat Kumpanyası” temsili bu dengeyi iyi ayarlamış kanımca. İstibdat kelime anlamı olarak zaten yeterince muhalif. Oyun, Abdülhamit’i devirmeye çalışan Şeref Paşa’nın halkı galeyana getirmek ve saraya yürümesini sağlamak amacıyla bir tiyatroya sponsor olması, hatta Fransa’dan oyuncu danışmanı yarı Türk yarı Fransız Samuel Efendi’yi transfer etmesi, kendi çabalarıyla tiyatro yapan 5 oyuncuyla temsil çıkarmasını keyifli bir dille anlatıyor.

Her temsilinde dikkatle seyrettiğim Levent Üzümcü, yine varlığını sahneye koymuş. Sahnede parlayan bir başka oyuncu ise, çocukluğumun Minik Kuş’u(Susam Sokağı'ndan) Sabri Özmener’di. Ekranda çok popüler olan, hatta artık fanları olan Aylin Kontente ve Onur Buldu ekrandakinden çok farklı değildi, ama ekrandaki popüleritesinden uzak bir görüntü çizdiler bende. Aylin Kontente’yi ekranda neden beğendiğimi anladım, bedenini çok iyi kullanıyor, nerdeyse her hücresine hakim. Onur Buldu ise, özellikle temsilin son derece hızlı ve karışık ilerleyen sonunda anlatıcı olarak çok iyi performans gösterdi. Belki de, dikkatimi çekeceğimi düşünmemem nedeniyle en çok dikkatimi çeken kişi Uğur Bilgin oldu. Mütemadiyen kullanılan kekeme rolünü, aşırıya kaçıp sürekli güldürmeye çalışabilecekken, dengeyle ve sıkmadan oynadı.
Özel tiyatroların arasında en iyilerden biriydi Tiyatro İstanbul yorumuyla İstibdat Kumpanyası. 
***

Trabzon Devlet Tiyatrosu’nda oynandığı esnada Şeref Paşa’yı oynayan Halil Ayan, temsil esnasında kalp krizi geçirerek, hayatını kaybetmişti. O akşam yaşananlara, seyirciler arasında olan sözlük yazarının şu yazısından ulaşabilirsiniz. Kendisine hazırlanan kısa video şurdan izleyebilirsiniz. Temsil sonunda Şeref Paşa için, Şeref Bey olmasının akabinde Shakespeare’in Hamlet’inde oynadığı kısa rolünden 2 hafta sonra kalp krizinden öldüğünü söylemeleri, dikkatimi çekti. Halil Ayan’a bir selam mıydı, oyunun bir parçası mı bilemiyorum.
***

Tiyatroda sansürü tatlı bir dille konu alan, 2014-15 tiyatro sezonunda çeşitli sahnelerde oynanan ‘İstibdat Kumpanyası’ müzikli temsilini seyrediniz efe’m.



Yorum Yok