Çarşamba, Ağustos 01, 2018

16. Kadıköy Belediyesi Tiyatro Festivali Başlıyor

Her sezon olduğu gibi, Temmuz'un garipliğinde yaşarken Ağustos geldi, çattı. Gerçi Mayıs sonu biten sezon, bu kez Haziran'a sarktı, ki pek memnun olduk. Yine de serin parklarda festival başka. 
Genellikle her sene festivalde programı doğru tahmin ediyordum. Bu kez yanıldım. Sürpriz oyunlar ve tiyatrolar ile karşılaştım ve çok hoşuma gitti.

Etkinlik Programı 


  • 02 Ağustos2018  Perşembe “Bir Delinin Hatıra Defteri” Dostlar Tiyatrosu (10+)
  • 03 Ağustos2018 Cuma “İstila”   B Planı (13+)
  • 04 Ağustos2018 Cumartesi “Masal Irmaklarında”   İstanbul İmpro  (10+)
  • 05 Ağustos 2018 Pazar “İtaatsizler” Kaptan Yapım (7+)
  • 06  Ağustos 2018 Pazartesi “Enver Aysever” Sgm Yapım (8+)
  • 07 Ağustos 2018 Salı “Hüzzam” Prinkipo Sanat (7+)
  • 08 Ağustos 2018 Çarşamba “Aşk Dersleri” Kollektif Sahne (14+) yorum burada
  • 09 Ağustos 2018 Perşembe “Mutluyduk Belki Bugüne Kadar” Two Two Yapım (18+)
  • 10 Ağustos 2018 Cuma   “Bunu Ben de Yaparım” Dot Sahne (14+) yorum burada
  • 11 Ağustos 2018 Cumartesi “Hamlet” Moda Sahnesi (12+) yorum burada
  • 12 Ağustos 2018 Pazar '' Hayvan Çiftliği '' Altıdan Sonra Tiyatro ve  Tiyatro D22 Ortak Yapımı (13+)
  • 13 Ağustos 2018 Pazartesi “Ev’vel Zaman”  Yapım: Gülce Uğurlu. 2016 Tiyatro Festivali Ortak Yapımı (11+)
  • 14 Ağustos 2018 Salı “Sevgili Arsız Ölüm - Dirmit” Tiyatro Hemhal (12+)
  • 15 Ağustos 2018 Çarşamba “Düşperest” Taşra Kabare (15+)
Seyrettiğim ama yazmaya fırsat bulamadığım oyunlar da var. Bilhassa "Sevgili Arsız Ölüm - Dirmit"i bi' daha, bi' daha seyrederim. Tavsiye üzerine gidip niye daha önceden gitmediğimi anlamamıştım. "Seyyar Sahne ne yapsa severim" kategorisinden bile seyretmeliydim. 
Kadıköy için tiyatro zamanı, koşun dostlar. Detaylar için buraya bakabilirsiniz.
(Bu gedenliği çok boş bırakmışım.)
Utku
Yorum Yok

Perşembe, Şubat 22, 2018

La bu Y kuşağı size ne etti gardaşım?

Geçenlerde bir arkadaşım odama "Sana bi' şey göstericem ehuerhe" diye geldi. Linkedin'de ortak bir tanıdığımız bir X-Y kuşağı karşılaştırma tablosu paylaşmış. Paylaşım amacı, X kuşağının ne kadar muhteşem bir kuşak olduğunu göstermek belli ki; yönetebiliyorlar, çalışıyorlar, seviyorlar, sayıyorlar, anlayışlılar, sadıklar, güzeller, ışık saçıyorlar, parlıyorlar, bambaşkalar... Elbette biz Y kuşağının iki neferi olarak uzun süre alay ettik. Masa başında alay ettik, yetmedi mesajlaştık, o da yetmedi sigara arasında, oo biter mi yemekte.. En son eve dönüş yolunda alay edip konuyu bir sonraki buluşmamıza kadar kapattık. 
Aradan birkaç hafta geçti; ara ara aklımıza gelir, güleriz. 
İllüstrasyon brokelyn.com 'dan

İş Hayatı ve Kaygılar

Tabloda yöneticilik, sadakat, uyum, teknoloji kullanımı gibi özellikler üzerinden X ve Y kuşakları karşılaştırılmış. Teknoloji kullanımı dışında tüm özellikler -ki toplumun olumlu bulduğu özellikler- X kuşağının lehine.
X kuşağı Linkedin'deki o tablodan bolca paylaşıyor. Yönetici olmak için yeterli kıdemi olmayan Y kuşağının yöneticilik yeteneğinin -vasfının- olmadığını hangi veriye göre ölçümlediklerini merak ediyorum doğrusu. Kaldı ki, Y kuşağı, X kuşağına göre daha erken yaşta kendi işini kuruyor. Aynı merak, çalışmaya henüz başlamamış olan Z kuşağının çalışmaya uygun olmadığını ölçümlediklerinde de var. 
Korkuyorlar, anlıyorum. Para harcamaya ve çalışmaya başlamayan Z kuşağına "Nasıl satış yaparız?" seminerleri çoktan başladı bile. Görmezden gelemedikleri ama hiç anlam veremedikleri bir kuşağa sesleniyorlar. Seslenirken de hor görmeyi ihmal etmiyorlar, ki asıl sorun bu.

Biz baskılama biçimi olarak: Deneyim

Bazen "anne olunca anlarsın", bazen "sen gelirken ben dönüyordum", bazen de "canım biz onu daha önce düşünmüştük" ile önümüze çıkan deneyimciler, biz olmak nedir bilmiyorlar. Zaman ve mekan bağımsız düşünmeyi, şartlar değiştikçe yeniden denemenin, gerekirse hata yapmanın kıymetini anlamıyorlar. Düşünceli davrandıklarını sanıyorlar, ama tıpkı bilgi ve deneyim gibi acımasızlar. Kek yerken de karşımıza çıkan bu X kuşağı, toplantı odasında da var, sokaklarda da. 

Yazılı Olmayan Kent Kuralları ve Benmerkezcilik

Kendinden sonraki kuşakları çok benmerkezci olmakla suçluyorlar. Çalışkanlık, sorumluluk sahipliği, yöneticilik, sadakat gibi özellikleri bir yere kadar anlayabilirim; ama benmerkezci, bencil olmayı anlayamıyorum.
Söylenmeye trafikten örnekle devam edeyim: Kadıköy'de çalışıyor, yaşıyor, oturuyor, yiyor ve içiyor olmamdan mütevellit sokaklarını pek bilirim. Fahri fahri trafik müfettişi olarak kaldırımdaki araçları indiriyorum, inat ediyorum, başlarında bekliyorum. Bu esnada kaldırıma araç park eden bir X kuşağıysa aracı indirmemek için kendince güzel, ama oldukça çirkin, direniyor. "Tatlım, beş dakika sonra gideceğim." diyor. "Tatlım, Canım, Bilmemnecim" gibi baskılama kelimelerini mutlaka kullanıyor. Kural yok, kendi ve daha önemlisi çocuğu dışında kimse yok. 
Ya da metroda boş koltuğa oturmak için sıranın önüne geçebiliyor. Hata yaptığını anlamazdan gelebiliyor. "Tatlım, sen otur, aşk olsun." diyor mesela. Sanki tek derdimiz onun o boş koltuğa oturmasıymış, sıranın önüne geçmesiymiş gibi anlamazdan geliyor.
*
Sadakat ile konfor alanının, teknolojiye uyum sağlama ile teknolojiyi kullanmanın arasındaki farka girip daha da söylenmeyeceğim.
Ancak Y kuşağının müzik gruplarının, müzisyenlerin, tiyatroların, dergilerin, kafelerin vs başka bir şey istediğini, istemekle kalmayıp aradığını görmezden geliyorlar. Y kuşağı kahvehanenin duvarlarını siyaha boyuyor, burası tiyatro sahnesi diyor, perdeye ihtiyacım yok diyor. Hikayeciler yayıncıya gerek duymuyor, blog açıyor, kağıda yazıp durağa bırakıyor. Müzisyenler Youtube kanalı açıyor, sokakta gitarını eline alıyor, yüz binlerce takipçisine müzik yapıyor. Müzik grubuna Kaç Canım Kalmış, Yüz Yüzeyken Konuşuruz, Büyük Ev Ablukada gibi isimler koyuyor. Yasaklara karşı kafelerde tiyatro oyunu okuyor. Teknoloji ile ilişkisi burada, video çekip Twitter üzerinden yayınlıyor. Y kuşağı tiyatro sahibi ekibine, tiyatro yönetmeni seyircisine sahip çıkıyor, o varken ben varım diyor. 
*
Bunları yazarken aklıma, yıllar önce İzmir'de tanıştığım İtalyan kesim takımlı janti BB kuşağının bir neferi olan abi geldi. Ben henüz lisedeyken -ya da en fazla üniversiteye geçmişimdir- yeni neslin ne kadar kötü giyindiğinden bahsediyordu. Diyordu ki, "Çok şık bir eteğin altına spor ayakkabı giyiyorlar, olmaz." Niye olmayacağını anlamamakla beraber, peki demiştim, hatırlıyorum. Peki. Öyle olsun. Sensin. 
Bırakın tayyör altına sneakers giyelim. 
*
Katıldığım bir seminerde coğrafya itibariyle BB, X, Y, Z kuşağı diye adlandırmamızın hatalı olduğunu, Türkiye'nin bir darbeler ülkesi olması nedeniyle, 70liler, 80liler, 90lılar demenin daha doğru olduğu konuşulmuştu. Hak vermemek elde değil elbette. Bir taraftan da kuşakları nüfus cüzdanına bağlamıyorum. Kendimi bir başkasından ayırma gayretinde hiç değilim. Hele ki istatistiklikler direkt beni işaret etse de, kendimi muhteşem "Gezi gençliğini" üzerime tamamen alamıyorum.
Yazıyı kapatıyorum. 
Tatlı Utku der ki: Başka türlü bir şey Y kuşağının istediği.
Biraz sıkılmış Utku der ki: Gölge etmeyin, başka ihsan istemeyiz.
Delirttiğiniz Utku der ki: SA NA NE!
(ki, delirmekten vazgeçme)
Utku
Yorum Yok

Perşembe, Şubat 01, 2018

Baba Sahne'den Kanlı Komedya Caligula

Kadıköy tiyatrolarına güç katan Baba Sahne'nin 3. oyunu Kanlı Komedya Caligula 2017 Aralık'tan bu yana sahnede. Ragıp Yavuz ve Barış Dinçel'i görmemle, neredeyse sahnelenir sahnelenmez, koltuğuma oturdum. Ve yanılmadım. 

Kanlı Komedya Caligula

Türkiye tiyatrosunun çok sevdiği Stefan Tsanev'in yazdığı Kanlı Komedya Caligula'nın, Levend Öktem, Ahmet Saraçoğlu, Ecem Üstündağ, Pınar Coşkun'dan oluşan oyuncu kadrosu da seyirciyi sahneye çekiyor. 
Kanlı Komedya Caligula
Kanlı Komedya Caligula
Oyun, halka, soylulara hatta ailesine türlü eziyetler yapmasına rağmen, biat etmeye devam etmeleri nedeniyle kendisinden yeteri kadar nefret etmediklerini düşünerek vahşetin, sapkınlığın ve baskının dozunu giderek artıran Caligula'yı anlatıyor. Caligula delirmenin de sınırlarını zorluyor. 
Bu sezon III. Richard rolüyle Yiğit Sertdemir'den nefret ettiğim kadar, kimseden nefret etmem sanmıştım; ama Caligula rolüyle Ahmet Saraçoğlu yetişti. Hangisinden daha fazla nefret ediyorum, bilmiyorum. Ahmet Saraçoğlu, tiyatronun imkan verdiği büyük büyük oynamayı kullanmış; ama ölçüyü tutmayı da başarmış. Abartılı oynadığını hiç düşündürmüyor. 
Levend Öktem'i seyretmeyi çok seviyorum. Cladius rolüyle, sinir olduğum "usta oyuncu" kontenjanından değil, oyunu götüren müthiş bir temel olmuş.
Ecem Üstündağ'ı ilk kez seyrettim. Mnester rolü, hem üzerine yazılan metin ve fikir, hem yönetmenin bakış açısı, hem de Ecem Üstündağ'ın yorumu çok başarılı olmuş. Halkın suskunluğu, kabul etmişliğini şahane vermişler. Burada sevmediğim kısım; Mnester'i biz seyircilerin halka benzetmesi yeterliydi, oyunda üzerine basılarak söylenmesine gerek yoktu.
Ancak en iyisi Caligula'nın atı rolünde Pınar Coşkun'du. Kostümü, makyajı ve performansı ile gözümü alamadım. Başka sahnelerde bile onu seyrettim. Bayıldım. 
Kanlı Komedya Caligula
Caligula'nın atı rolüyle Pınar Coşkun

Barış Dinçel'in Sahnesi

Tiyatronun hem en iyi hem de en kötü yanı, anlık olması. Seyirci, hem zaman, hem de coğrafyadan dolayı çokça oyun kaçırıyor. Bedia Muvahhit'i hiç seyredemedik sahnede örneğin. Bir taraftan da en iyi yanı anlık olması. Seyirci varken tiyatro var. Sinemanın bir parçası değilim, sinema bana bağlı değil. Ancak tiyatronun parçasıyım.
Barış Dinçel ile aynı dönemde, aynı şehirde yaşadığım için kendimi çok şanslı hissediyorum. Kendisi, Türkiye tiyatrosunun başına gelmiş en iyi şeylerden. Onun sahne tasarımını yaptığı her oyunda, sahneyi uzun uzun inceliyor, olabildiğince detayı zihnime kazımaya çalışıyorum.
Oyun, sahneden taşmış, koridorlar hatta koltuklar bile oyunun bir parçası olmuş. Caligula ile farklı bir yılda yaşamamız, farklı tarz kıyafetler giymemize rağmen biz seyirciler de oyunun içindeydik. 
Işık ve müziğin de yardımıyla sade olan tasarım oldukça görkemli görünebilmiş. 
*
Kanlı Komedya Caligula afişi
Kanlı Komedya Caligula afişi 

Bu oyun üzerine yazmakta oldukça zorlandım. Sahne tasarımı, kostüm tasarımı, yönetim, ışık tasarımı, her bir oyunculuk, metin; hepsi ayrı ayrı çok iyiydi. Hiçbirinin hakkını yemek istemedim. Bir taraftan da Ragıp Yavuz ve Barış Dinçel'e olan hayranlığım ve siyasi baskının apaçık önümüzde olduğu günlerde bu metin nedeniyle duygusal davrandığımı, beğenimi abarttığımı düşünerek kendimi frenledim. Ancak bir daha, bir daha seyretmek istediğim, bu sezonun iyi işlerinden. 
Ragıp Yavuz'u çok özlemişim. 
Sevgiler,
Utku

Künye:

  • Yazan: Stefan Tsanev 
  • Çeviren: Hüseyin Mevsim 
  • Yöneten: Ragıp Yavuz 
  • Sahne ve Kostüm Tasarımı: Barış Dinçel 
  • Işık Tasarımı: Yüksel Aymaz 
  • Müzik: Can Şengün 
  • Koreografi: Yasemin Gezgin 
  • Görsel Efekt Tasarımı: Berkay Yiğitaslan 
  • Yönetmen Yardımcıları: İdil Trabzonlu, Ali Osman Böcekçioğlu, Nesrin Kahveci 
  • Oyuncular: Levend Öktem, Ahmet Saraçoğlu, Ecem Üstündağ, Pınar Coşkun




*Fotoğrafları Baba Sahne Instagram sayfasından aldım.
Yorum Yok

Cuma, Ocak 26, 2018

Vanya, Sonya, Maşa ve Spike

Vanya, Sonya, Maşa ve Spike

Vanya, Sonya, Maşa ve Spike, isimlerini entelektüel ebeveynlerinin sevgisi nedeniyle Çehov karakterlerinden alan ve isimleriyle yaşayan birbirinden farklı üç kardeşin ve etrafındakilerin bir hafta sonunda hikayesi. 
Vanya, Sonya, Maşa ve Spike
Sonya, Vanya ve Maşa
Amerikalı yazar Christopher Durang oyunda, küçük yaşta evlatlık alınan ve kendini ailesine adayan Sonya ve ebeveynlerinin entelektüelliğinin altında ezilen ve kendi birikimini gizleyen nahif Vanya'nın yaşadığı göl kenarındaki taşra evine, istediği oyunculuk kariyerini yapamayan ama popüler bir oyuncu olan kardeşleri Maşa ve Maşa'nın genç ve sığ sevgilisi Spike'nin gelmesi ve komşuları genç ve derin Nina ve pisişik güçleri olduğunu iddia eden garip ve eğlenceli yardımcıları Kassandra ile geçirdikleri hafta sonunu anlatıyor. Her bir karakterin altyapısı çok iyi oturtulmuş, etraflıca düşünülmüş.
Oyun mutsuz hayatını kabul eden taşra ile kent çarpışması. Yaklaşık 2,5 saat olan süresine rağmen, bir an sıkmıyor. Kahkahalarla değil kıkır kıkır güldürüyor, bir taraftan da hem tekdüze taşra hem de plastik kent hayatının kendine has mutsuzlukları ile boğuyor. 
Aile sıcaklığı fikrinin yanı sıra karakterlerin başına aile içinde ve sayesinde kötü şeyler gelmemiş olmasının minneti ve yarattığı sıkıcılık / ortalamalık / tekdüzelik de eklenmiş. Özellikle Sonya kendisi ile kendince "hayatı bitmişken" hesaplaşırken, seyirciyi de düşündürüyor.
Oyunda karakterlerin isimleri dışında, Üç Kız Kardeş, Vişne Bahçesi, Martı gibi Çehov oyunlarına, sözlerine ve hatta oyun kurgularına göndermeler var. Satır aralarında kalan göndermelerin yanı sıra, alenen gönderilen selamlar olduğunu da söyleyebilirim. Hatta bu aleni selamlar lüzumundan fazla. Bu kadar Çehov etrafında dönen bir metne rağmen, hakkında bilgi sahibi olmayan bir seyirci de oyundan zevk alır. 
Vanya, Sonya, Maşa ve Spike
Vanya, Sonya, Maşa ve Spike

Sahne düzeni ve localar

Oyunu Baba Sahne'de, locada seyrettik. Sahne düzeni ön localara uygun değildi, her iki tarafta da bulunan uzun bitkiler görüş açısını epeyce kapatmıştı. Oyunun bir kısmını hiç görmedik. Radyo tiyatrosu gibiydi. Sanırım Nina'nın molekül performansı iyiydi, pek göremedik.

İtirazım var

Sürekli özlem duyulan "geçmiş" üzerimizde öyle bir baskı kuruyor ki, hiç görmememize rağmen savunucuları olduğumuz zamanlar bile oluyor. Sanırım akıl yakın tarihten kötü, uzak tarihten iyi anıları tutuyor. Üzerinden bir zaman geçince kötü anılar siliniyor. Yapmayın etmeyin "eski" arkadaşlar, her "yeni" çiğ değil. Gençlerin üzerinde bu kadar gitmeyin. Yaşlılar artık, saygısızlığı gençlikle bire bir ilişkilendirmekten vazgeçsin. Vanya'nın klişelerle dolu tiradını sevmedim.
*
Amerikalı oyun yazarlarına karşı önyargımı görmezden gelemem, her oyuna bacak bacak üstüne atıp, hadi bakalım yapabilmiş misin diyerek başlıyorum, ben kimsem. Sanırım biraz da bu yüzden ailecek seyredilebilecek klasik bir oyun olduğunu düşünüyorum. Başka bir yönetmen ve başka bir oyuncu ekip olsa, vasat olabilecek kritik bir oyun olduğunu bile söyleyebilirim. Tiyatro Pera'nın güçlü kadrosunu konuk oyuncu Tilbe Saran ve Şerif Erol, konuk yönetmen Yücel Erten daha da güçlendirmiş. 
*
Amerikalı bir yazar Rus bir yazarın yazı ve sözlerinden uyarlama ve derleme yapıyor. Sanat ne güzel şey, ne kadar Dünyalı. Belki bir gün Yusuf Atılgan'ın yazı ve sözlerini de Dünyanın başka bir yerinde seyrederiz. 
Belki bir gün,
Utku

Künye:

Yazan: Christopher Durang
Çeviren: Nesrin Kazankaya
Yöneten : Yücel Erten
Dramaturgi: Şafak Eruyar
Dekor: Başak Özdoğan
Kostüm:Fatma Öztürk
Yön. Yardımcısı-Işık: Zeynep Özden
Oynayanlar:
Vanya: Şerif Erol
Sonya: Tilbe Saran
Maşa: Nesrin Kazankaya
Spike: Doğan Akdoğan 
Kassandra: Başak Meşe
Nina: Gamze İpek


Görseller http://tiyatropera.com/ sitesinden.
Yorum Yok

Pazartesi, Ocak 08, 2018

Bu Suça Ortak Olmayın

Hatırlarsanız, yıkılmaması için mücadele verilen Emek Sineması yıkıldıktan sonra yapılan Grand Pera AVM içine inşa edilen tiyatro sahnesine Emek Sahnesi ismi verilerek kurnazlık yapılmaya çalışılmıştı. Bu da yetmiyormuş gibi, Emek Sahnesi, Emek Sineması, Emek Salonu isimlerinin haklarını alan Grand Pera, Kadıköy'deki Emek Sahnesi'nin ismini mahkeme kararı ile değiştirmesini istemişti. En nihayetinde Emek Sahnesinin ismi Kadıköy Emek Tiyatrosu olarak değişti. Mesele sakinledi. 
Kadıköy Emek Tiyatrosu sahibi Pınar Yıldırım o dönemde Tiyatrokare ile Fosforlu Müzikali'nde bir sezon oynamıştı. Tiyatrokare ikinci sezonda, alay eder gibi, Grand Pera Emek Sahnesi'nde oyun koymuştu. Pınar Yıldırım kadrodan bu nedenle ayrıldı -ayrılmak zorunda bırakıldı-.
Fotoğrafın sahibini bulamadığım için üzgünüm, bulur bulmaz ekleyeceğim.
Grand Pera Emek Sahnesi benim için yasaklı; ara sıra hangi ekipler oynuyor diye bakıp o oyunları kara listeye alıyorum.
Artı Sahne, Grand Pera Emek Sahnesinden daha bir yasaklı benim için. Sami Yen arazisinin kullanım hakkından feragat eden Galatasaray yöneticileri ve buna zorunlu bırakan devlet yetkilileri, önce Galatasaray taraftarına, sonra Mecidiyeköy'de nadir bulunan (artık hiç bulunmayan) afet toplanma yerini elinden alarak halka büyük haksızlık etti. Devlet, oraya bakabilsin diye yıllar önce Galatasaray yöneticilerinin sattığı araziyi, şaibeli ilişkileri olan Torunlar GYO'ya devretti. Torunlar GYO, çalışan mühendislerin  ve uzmanların uyarılarına rağmen işçi güvenliğini hiçe sayarak çalışmalarına devam etti. En nihayetinde 2014'te on bir işçinin can verdiği iş cinayeti yaşandı. Asıl suçlular yargılanmadılar ve olan yine -yakası mavi olsun, beyaz olsun- işçilere oldu. Galatasaray taraftarının hala saygı duruşuna geçtiği Sami Yen, anısı değil arazisi, artık bir bir mezar yeri; Torun Center bir mezar yeridir. 
Torun Center içindeki tiyatro sahnesi Artı Sahne'de oyunlara gitmiyorum; ara ara kimlerin oynadığına da bakıyorum. Geçtiğimiz sezonun en sevdiğim oyunu Joko'nun Doğum Günü'nü sahneleyen Yolcu Tiyatro'nun uzun süredir beklediğim yeni oyunu Kürklü Venüs'ü programda görünce, oyundan tamamen vazgeçtim. Artı Sahne'de oynadığı sürece Kürklü Venüs'ü Baba Sahne'de de seyretmeyeceğim.
"Bu oyunlara gitmiyorum, tamam da; sadece ben mi?" derken karşıma çıkan yazıda yalnız olmadığımı görmek beni çok mutlu etti. Moda Sahnesi'nin haklı isyanı görmezden gelmeyip programdan çekilmesi de, bize umut saçtı.
Tiyatrolar ve organizasyon firmaları orasının mezar yeri olduğunu bilmiyor olamaz; aksi halde Torun Center Artı Sahne yerine Mecidiyeköy Artı Sahne yazmazlardı.
Ben de The Mahmut ve Politeknik'e destek veriyorum ve gerçekten değer verdiğim Yolcu Tiyatro'ya, İstanbul Halk Tiyatrosu'na, Oyun Atölyesi'ne ve Mam'art Tiyatro'ya çağrıda bulunuyorum: Artı Sahne'de oyun oynamayın, bu suça ortak olmayın.
Sami Yen yıkıldığından beri Galatasaray taraftarı orada hep saygı duruşunda; şimdi halk ve tiyatrolar saygı duruşuna geçmeli. Mezarlıkta sahne olmaz. 
#BuSuçaOrtakOlmayın 
Utku
Yorum Yok

Pazartesi, Aralık 25, 2017

Netoçka Nezvanova hakkında

Dostoyevski'nin tamamlanmamış, tamamlanamamış romanı Netoçka Nezvanova ile aynı adlı, ancak uyarlaması olan oyunu seyretmeye gittiğimde, hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Sanırım ilk kez bir oyuna hakkında hiçbir şey bilmeden gittim ve yanlışlıkla çok isabetli bir şey yaptım. Oyunun kaç perde ya da kaç dakika olduğu ne afişte, ne bilette yazıyordu, üstelik kitabı da okumamıştım. Oyun süresi ve kaç perde olduğunu konusunda bilgi vermemek nefis fikir. Ben de yazmayacağım ki bilmeden oyuna girin. 
Netoçka Nezvanova
Kitabı da okumadığım için, seyretmeye başladığımda "Ne kadar da Dostoyevski değil" dedim. Sonra biraz bakınınca, kendisinin de öyle gördüğünü öğrendim. Kaldı ki, gönderildiği sürgünde ya da döndükten sonra kitabı yazmaya devam etmemiş, hatta hiç yeltenmemiş.
Netoçka Nezvanova, benim için yalnızca ana karakter olan kızın ismiyken, "İsimsiz hiç kimse" anlamına geldiğini öğrendiğimde daha da anlamlandı. Epeyce zor olan hayat şartlarında aşk'ı algılama ve anlatma biçimi şahane. Bu aşk ilk sahneden itibaren oyunda da verildi. 
Oyun, uyarlama olması itibariyle, sadece Netoçka'nın hayatını anlatmakla kalmıyor, Dostoyevsi'nin de hayatının bir kısmını anlatıyor. Nefis fikir. 
Tamamlanmayan kitapları seviyorum; benimki bencillik, biliyorum. Yusuf Atılgan'ın Canistan'ının yeri bende ayrı. O yazmış, kenara koymuş/kenarda kalmış, kitabı bitirmek bana kalıyor. Ayrıca, seyirciyi sahnede bekleyen oyunlara da bayılıyorum, ki hep yazıyorum. Bu bakımlardan oyunu ayrı sevdim. 
Neden olduğunu tam bulamadığım bir ritm sorunu vardı. İki farklı anlatımda, hikayede veya sahnede geçişlerin daha ahenkli olması, oyunu daha da coştururdu. Belki de en ön sırada oturduğum içindi, sahneyi büyünüyle göremedim. En ön sırada oturmamın katkısı da hiç şüphesiz önümde salya sümük ağlayan Netoçka'yı hissetmemdi. (En ön sıra derken, anlatım bozukluğu yapmadım, kendimce pekiştirdim) 
Oyundan çıktığımda ne kadar süredir içeride olduğum konusunda hiçbir fikrim yoktu. Bu  da oyunun beni sardığını gösterir herhalde.
Oyun, iyi bir metnin üzerine, iyi bir uyarlama ve iyi bir oyunculuk. Alternatif tiyatroları sevenlerin seveceğine eminim. 
Utku,
Netoçka Nezvanova

Künye:

Yazar: Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
Çevirmen: Anzhela Barshchevskaya
Dramaturg & Yöneten: Deniz Hamzaoğlu
Oyuncular: Gülay Say, Zafer Altun
Koreograf: Bülent Develi
Müzik: Deniz Karausta
Işık Tasarım: Doğa Demirhan
Kostüm Tasarım: Gülay Say
Işık Kumanda: Erdi Göksu, Doğa Demirhan
Müzik Kumanda: İsmail Nadir Bilgili, Murat Mendeş
Yönetmen Yardımcısı: Fatma Yılmaz
Görsel Tasarım: Osman Moustafa
Trailer: Kürşat Taşçı
Asistan: Ufuk İnce, Murat Mendeş

Görseller: http://www.yabancisahne.com/netocka-nezvanova/
Yorum Yok

Perşembe, Aralık 14, 2017

Tehlikeli Oyunlar hakkında

Oğuz Atay'ın 'Tutunamayanlar'dan sonra en çok bilinen, benimse en sevdiğim kitabı 'Tehlikeli Oyunlar' ile aynı adı taşıyan oyunu, geçtiğimiz sene önerdiği her oyunu beğendiğim bir arkadaşım önermişti. Zaman zaman elime alıp, altını fosforlu kalemle ya da kara kalemle çizmiş diğer yaşlardaki Utkularla karşılaşma mekanım olduğu için benim için özel kitaplardan. 'Bu kez de dinleyeyim' diyerek sesli kitabını ararken karşılaştığım ağlak dizi sahneleri beni "bilet bulamadım, zaman ayıramadım" bahanelerinin ötesinde, soğutmuştu. Oyuna gitme hevesimi bir kenara bırakmış, her iki seyirciden birinin albayı olabilir, diye düşünerek korkmuştum. Öyle ya, seyirci tiyatronun en önemli parçalarından. Bazen öyle oluyor ki, tüm salon aynı aynı soluk alıp veriyor. Tiyatroyu en çok bu yüzden seviyorum. Tanımadığın onlarca insanla "bir" oluyorsun. 
https://seyyarsahne.com/ 'dan

Tehlikeli Oyunlar oyunu hakkında 

Bir kişiden birden fazla kişi ve bir mekandan birden fazla mekan yaratan Oğuz Atay'ın yaptığı işin üstüne çıkmak kolay olmayacaktı. Seyyar Sahne ekibi zor olanla mücadele etmiş. Sahnedeki dört halat ve iki kalas; bazen salıncak oluyordu, bazen koltuk, bazen yatak, bazen tepsi, hatta bazen deniz. Bu -mış gibi durumu çok ince ve şıktı. Bu fikri düşünen, geliştireni özellikle tebrik ediyorum. 
Çoklu mekan sadece dekorla verilmemiş elbette, kitabın da şık hareketlerinden, parantez içleriyle verilmiş. Kitaptaki bir kişiden birden fazla kişi, bir zamandan farklı zaman yaratmakta muhteşem Oğuz Atay'ın alaycı karmaşası ezilmemiş. Bunda ayak parmaklarına kadar fiziksel tiyatronun da hakkını vermek gerek. 
Oyuncunun sahnede seyirciyi beklediği oyunlara bayılıyorum, ne yalan söyleyeyim, pek gerçek. 'Tehlikeli Oyunlar'da da Hikmet Benol seyircinin yerleşmesini seyrediyor.
Oyun, seyircinin yüzünü ekşiterek onu mütemadiyen gülümsetiyor. Yüz ekşitme, Hikmet'ten. Ben kitabı okurken de yüzümü ekşiterek gülümsüyorum. Bence de Hikmet böyle bir şeydi. 
*
Kitabı yeniden elime alma zaman gelmiş. Yalnız bir kez daha başka bir şey anladım albayım. 
Ve çeliştim. 
Utku

Künye:

Konsept ve Yönetim: Celal Mordeniz
Metni Düzenleyen ve Reji Danışmanı: Oğuz Arıcı 
Metni Düzenleyen ve Oynayan: Erdem Şenocak
İki perde (90' ve 50')
Yorum Yok

Salı, Aralık 12, 2017

2018'in Rengi: Ultra Violet

Beklenen gün geldi: Pantone 2018'in aday rengini açıkladı: Ultra Violet. (Pantone yılın aday rengini açıkladığında biliyorum ki yıl bitmiş.)

2018'in Rengi: Ultra Violet

Pantone Renk Enstitüsü'ne göre 2018'in aday rengi: Ultra Violet. Bir renk görünmekle birlikte, çağrışım birkaç renk oluyor. Bu nedenle örnekleri pembeden laciverte uzanan bi renkle verdim. 
Aslında Ultra Violet birkaç yıldır epeyce kullanılıyordu. Hele ki bahsettiğim pembeden laciverte geçişi ile çok havalıydı. Parlak, iddialı, havalı. Biraz da depresif sanki. 


Ultra Violet
Tabii ki kıyafetlerde.
Ultra VioletUltra Violet
Saçlarda:
Ultra VioletUltra Violet
Makyajda:
Ultra VioletUltra Violet
 Dekorasyonda:
Ultra VioletUltra Violet


Ultra VioletUltra Violet
Sanırım bu sene daha renkliyiz ve uçuyoruz.
Yorum Yok

Pazartesi, Aralık 11, 2017

Alternatif Yılbaşı Hediyeleri

Daha önce o kadar güzel bir hediye listesi hazırlamışım ki, kendimi aşmakta zorlandım. Patronsuz Kazak demişim, Güneş Ocağı demişim, Tema fidan bağışı demişim. Liste yapmadığım diğer alternatif hediyeleri de sıralayayım: Dans ayakkabıları, çömlek kahve bardaklarıİstanbul'un kokuları ve dahası
"Yeni bir yıl, yeni umutlar getirsin; sevdiklerime güzel alternatif hediyeler vereyim" derseniz: 

Alternatif Yılbaşı Hediyeleri


Fikri klasik, seçenekleri alternatif bir hediye: Ajanda

Kültür - sanat hediyeleri

Bu yıl KumbaraKart, Lale Kart , Beyoğlu Sineması kartı hediye edebilirsiniz. 

Banyo paketi

Sevdiklerinize diş macunu, diş fırçası, sabun, kese, liften, taraktan oluşan güzel ve çevreye duyarlı bir paket yapabilirsiniz. Kendim de kullandığım ve çok memnun  kaldığım birkaç ürün seçtim:
  1. Organik diş macunu Bioplante, Ekoorganik 
  2. Bambu diş fırçası HumbleBrush, Ekoorganik
  3. Kemik tarak Tamtabi
  4. Lavanta sabunu ve katran sabunu Lisinia
  5. Gül suyu Lisinia
  6. Keçi kılı lif Tamtabi
  7. İpek yüz kesesi Nahıl Dükkan
  8. Pamuk peştemal Nahıl Dükkan

Güzel gıda paketi

Sevdiklerinize güzel bir gıda paketi de yapabilirsiniz. Kuru gıdadan başlayabilirsiniz. Aşağıdaki listeye güvenebilirsiniz. Hepsi denediğim, üreticisini bildiğim ürünler:
  1. Kuru fasulye Ovacık Belediyesi
  2. Nohut Tarlaburada
  3. Yeşil mercimek Elbademi Çiftliği
  4. Kırmızı mercimek Elbademi Çiftliği
  5. Ceviz Tarlaburada
  6. Badem Elbademi Çiftliği
  7. Çay Dayanışma Kooperatifi
  8. Keçi ve koyun peyniri Tohum Sofraya
  9. Bal Lisinia

Sıfır çöp hediyeleri 

Yazı benim olduğuna göre yine Sıfır Çöp yazısı yazabilirim. 2018'de sevdiklerinize çevreyi koruma şansı verebilirsiniz. Bez çanta, termos bardak ve cam mataradan başlayabilirsiniz.

  1. Bez çanta Ezza Design
  2. Termos mug Stanley
  3. Termos bardak Stanley
  4. Termos bardak Tchibo
  5. Cam matara HM
*En sık karşılaştırdığım soru, "Eee ben İstanbul dışında yaşıyorum. Nasıl alacağım?" olduğu için İnternet'ten alınabilecek ürünleri tercih ettim. Yoksa ohooo.. 

Bana hediye almak çok zor biliyorum; size ister 2017 bitiyor, ister 2018 geliyor hediyesi olsun, size ipucu vereyim:

  • KumbaraKart hediye edebilirsiniz. 
  • Her Pazar sabahı Eppek'in kuru domatesli ekmeğinden getirebilirsiniz. 
  • Her Çarşamba bir Kadıköy sahnesine tiyatroya çağırabilirsiniz.
  • Her ayın ilk günü #Tarih 'i bana alabilirsiniz. 
  • Kendinize bez çanta alıp, hayatınızdan plastik poşeti çıkarabilirsiniz.
Araya kendimi de sıkıştırdım. Haydi, güzel yıllar.
Utku
Yorum Yok

Pazartesi, Aralık 04, 2017

Beyoğlu Kadıköy'e Taşındı, Artık Herkes Evine Dönmeli

Artık Herkes Evine Dönmeli

Bundan tam dört yıl evvel "Beyoğlu Kadıköy'e taşınıyor, ay ne de şahane oluyor, bambaşka oluyor" yazısı yazmıştım.
Alternatif mekanların Kadıköy'e gelmesi muazzam mutluluk yarattı, orası kesin; ancak gelenler alternatif olmaktan çıktı. En azından bana bir alternatifliği kalmadı. Her kahvecide aynı sandalyeler, aynı menüler, aynı duvarlar, aynı baristalar,.. Hepsi de doluyor. Gelen mekan, yerli turisti de beraberinde getiriyor.
 Kadıköy
Kadıköy sahili
Kadıköy bu geçen dört yılda kent olmaktan çıktı. Evimin sokağındaki iki şarküteri bu esnada kapandı, karşıdaki pastahane son aylarını yaşıyor, düğmeci Kapatıyoruz levhası asmış.
Diktatörlükse diktatörlük, her dükkan belli bir sayıda insana hizmet sağlamalı, aynı eczaneler gibi. Her ev/dükkan sahibi kendisine daha çok kira veren kiracıyı tercih edecek elbette. Yıllar aynı yerde duran nalburiyenin kirayı karşılayamaması ve yerine kahveci açılmasını normal karşılıyorum dolayısıyla. Peki ne olacak, saatini pilini değiştirmek için Ümraniye'ye mi gideceğiz. Şaka yapmıyorum, bu gibi ufak tefek işlerimi Salihli'ye gidince yapıyorum. Bak bak, ben de yaptım; saat pili değiştirmeyi ufak tefek iş olarak gördüm. Benim gibi süper-yoğun biri için bunlar lüzumsuz; ama kahve içmek çok mühim. Tabii.
İstanbul iyiden iyiye kendi kendine bakamayan; temizliğini, yemeğini başkasına yaptırmasına alıştık, bir de vidayı takamayan, parayla hizmetini yaptıran bir tembel tenekeye döndü. Hayır, yanlış oldu. Bu tembel tenekelik toplumun her kademesinde normalleşti.
Her yer lokanta, kafe, kuaför.. Ye, iç, salın. Aferin.
Ay Utku, sen sanki 14 bin yıldır buradasın.

*Bu arada eski arşivlere baktım, Ersin Karabulut'un karikatürünü bulamadım. ): Ama şeftali hala çok romantik.
Yorum Yok